Tanzimat'dan sonra Balkanlardan Karadeniz'e Sürgünler » Boşnak Medya
SON DAKİKA

Tanzimat’dan sonra Balkanlardan Karadeniz’e Sürgünler

Bu haber 02 Şubat 2018 - 9:34 'de eklendi ve 67 views kez görüntülendi.
 
Resim:1900 Giresun Limanı

Zeynep Işıl Hamziç   Boşnak Medya

Sürgün olgusu Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarından itibaren başlamıştır.Başlangıçta daha çok iskân amaçlı sürgünler gerçekleştirilirken daha sonraki yıllarda cezalandırma amacı ön plana çıkmıştır. Tanzimat dönemi ile birlikte sürgün daha sık başvurulan bir cezalandırma yöntemi olmuştur. 19. YY ikinci yarısından itibaren asayiş problemini belirginleştiği Balkanlarda da güvenliği sağlamak için başvurulan cezalandırma yöntemlerinden biri sürgün olmuştur.
 

İpek, Prizren, Vulçıtrın, Yakova, Bosna ve çevresi, Tırhala gibi yerlerden uzaklaştırılanların gönderildiği mahallerden biri Karadeniz bölgesidir.

 
Özellikle Kastamonu, Çorum, Sinop, Samsun, Trabzon gibi vilayetlere Balkanlı sürgünler olmuştur. Osmanlı yönetimi sürgünlerin talep ve şikâyetlerini cezaya çarptırıldıkları andan itibaren dikkate almış bazen genel aflarla bazen de mazeretlerine binaen münferit aflarla salı verilmelerine imkân tanımıştır.
 
Siyasî ve kültürel mirasını büyük ölçüde Anadolu Selçukları, Büyük Selçuklar ve Abbasilerden alan Osmanlı Devleti’nde hukukun esas temelini İslam Hukuku oluşturmuştur.Müslüman olmayanlara ve ülke de ya yabancılara ise kısmen Osmanlı hukuk sistemi kısmen de kapitülasyon ve benzeri antlaşmalardan kaynaklanan farklı hukuk kuralları uygulanmıştır.
 
Tanzimat’la birlikte imparatorluk genelinde idarî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda gerçekleştirilen düzenlemeler hukuk alanında da olmuştur.Tanzimat hükümetleri zikredilen alanlarda Batı’ya uyum sağlamaya çalışırlarken Batı’nın hukuk kurum ve kurallarını da imparatorluğa yerleştirmeye önayak olmuşlardır. Gerek Tanzimat’a kadar olan dönemde ve gerekse artık Batı hukukunun benimsenmeye başlandığı Tanzimat sonrası dönemde farklı sebeplerle ve farklı şekillerde gerçekleştirilen sürgün uygulamaları,Osmanlı hukukî yapısı içinde önem arz eden olgulardan biridir.
 
Sürgün hükümlerinin yanı sıra belirli bir bölgenin iskânı için verilmiş sürgün kararları da vardır.Yeni fethedilen bir bölgenin Türkleştirilmesi veya bir bölgenin emniyet ve imarı için iskân yapmak gerektiğinde, devlet bu yönteme başvurmuştur.
Bu çerçevede bazı boş göçebeler veya bir bölgenin sorunlu halkı, imparatorluğun uzak yörelerine gönderilirdi. Özellikle fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar kendi topraklarına gelen Müslüman Türk halkın Balkanlara göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme amacının yanında, askerî ve malî şartlarda bu iskân ve toplu sürgün yöntemini gerekli kılmıtşır .
Sürgün olarak Rumeli’ye gidenler, 16. yüzyıl sonuna kadar bu bölgenin iskânında önemli rol oynamışlardır.Bunun yanı sıra Anadolu Beylikleri topraklarının Osmanlı topraklarına katılması,göçerlerin uyumsuz davranışları ve ayaklanmalar birer sürgün nedeni olmuştur.
Anadolu’daki bazı ayaklanmaları bastırmak, muhalif gurupları dağıtmak ve hareketin tekrarlanmasını önlemek amacıyla da topluluklar  Rumeli’ye sürülmüştür.
 
Bu zorunlu iskân neticesinde hem Rumeli daha hızlı bir şekilde fethedilmiş, hem de nüfusta etnik dengeler sağlanmıştır.İstanbul fethedildikten sonra hızla imar etmek ve şehre canlılık kazandırmak için sürgün metodu ile çok sayıda insan buraya getirilmitir. Fatih Sultan Mehmet, sürgün yöntemiyle şehre nüfus yerleştirme uygulamasını saltanatının sonuna kadar tatbik etmiştir.
 

Trabzon fethedildikten sonra da Amasya, Çorum, Tokat, Samsun gibi şehirlerden buraya Müslüman halk gönderilmiştir. Yine Arnavutluk’tan bazı asilzade ve asker aileleri Trabzon’da iskân edilmişlerdir. Aynı şekilde Kıbrıs’ın fethini müteakiben bazı Anadolu  vilayetlerinden her on aileden birinin Kıbrıs’a iskânı kararlatırılmıştır . Tebriz, Mısır,Yemen, Sakız Adası gibi yerler fethedildiğinde ise buralardan daha çok vasıflı elemanlar Osmanlı ülkesine göçürülmüştür. Buradaki amaç ülkeye vasıflı ve deneyimli elemanlar kazandırarak ülkenin kalkınmasına katkıda bulunmaktı.

 
Fetihlerin devam ettiği yıllarda zikredildiği üzere genellikle yeni fethedilen yerlerin iskân, imar amacıyla gerçekleştirilen sürgünler sonraki dönemlerde daha ziyade cezaî müeyyide olarak uygulanmıştır. 16. YY ikinci yarısında başlayan ve yüzyılın sonuna kadar etkisini gösteren suhte ayaklanmalarına karışan, güvenliği bozan, soygunculara yardım ve yataklık eden kişilerin Rodos ya da Kıbrıs’a sürülmeleri için fermanlar çıkmıştır . Çeşitli padişahlar döneminde düzenlenen kanunnamelerde de sürgün cezasını gerektiren suçlarla ilgili ifadeler yer almıştır. Örneğin I. Selim Kanunnamesi’nin ceza hukukuna ait sorunları düzenleyen birinci kısmında “bir kimsenin hırsız veya kahbe olduğu yönünde mahallesi şikâyette bulunursa  o kişinin töhmeti insanlarca bilinse mahallesinden ret edilip sürülür. Eğer vardığı yerde de kabul etmezlerse şehirden sürülür  ifadeleri yer almaktadır.
 
Tanzimat sonrası cezalarda, dönemin Avrupa’sında görülen eğilimlere uygun bir şekilde bedene yönelik şiddet içeren uygulamalardan, ağır işlerde çalıştırma, sürgün ve kısa süreli hapse doğru bir yönelme olmuştur . Sürgün cezasında amaç, kişinin bulunduğu mahalden bir başka yere gönderilerek tehlikesiz hale getirilmesidir. Bununla bağlantılı olarak Kalebentlik cezası da daha çok nizamı memlekete karşı işlendiği düşünülen fiillerden suçlu bulunan kişilere verilirdi ve sürgün cezasını bir kale şehrin surları içinde yaşama zorunluluğunu getiriyordu. Kürek cezası ise kişinin devlet hizmetinde zorunlu çalıştırılması hizmeti olup daha çok donanmada kürek çekmek şeklinde uygulanmıştır .
 
3 Mayıs 1840 tarihli ceza kanunu, suçları; kanuna muhalefet, padişah ve devlete karşı işlenen suçlar, isyan, anarşi, dövme, sövme, hakaret, gasp, rüşvet, silah çekme,yol kesme gibi guruplara ayırmakta, ölüm cezası gerektiren suçları da tespit etmekteydi.Ta’zir cezaları arasında katl, kürek, hapis ve memuriyetten çıkarmanın yanı sıra sürgün deyer almaktaydı.Sicillerinde halka zulüm, asayişi ve inzibatı bozmak,tagallüb, tezvir ve teşvik, ihmal ve rüşvet, keyfî sebepler ve çekememezlik, ahlaksızlık ve dinî sebepler sürgüne gerekçe olarak yer almıştır. Ayrıca sicillerde siyaseten ve idareten sürgünlere de rastlanmıştır .
19. YY ikinci yarısından itibaren Balkanlarda isyan ve karışıklıklar artmış,sükûneti sağlamak zorlaşmıştır. Rumların bağımsızlığını kazanması, diğer Balkan milletleri için ulus devlet kurma yönünde emsal teşkil etmiştir.Ayrılıkçı fikirlerin güçlendiği bölgede özellikle Kırım Harbi’nden sonra yaşanan siyasî gelişmeler,Rusya’nın bölgeye müdahalesi, Tanzimat ve Islahat Fermanı doğrultusunda yapılmak istenen  düzenlemeler ve hepsinden önemlisi Osmanlı devlet otoritesindeki boşluk asayişin sağlanmasını güç hale getirmiştir.
 

Bu ortamda başvurulan cezalandırma yöntemlerinden biri sürgün olmuş ve Balkanlardan çeşitli Anadolu vilayetlerine, Adalara ve Ortadoğu’ya sürgünler gerçekleştirilmiştir.Bu çerçevede Karadeniz’de birçok yöre, sürgünler için menfa olarak karşımıza çıkmaktadır.

 
Tanzimat sonrası döneme ait Osmanlı belge ve defterlerinde sürme, sürgün etme,uzaklaştırma, memleketten çıkarma manalarında nefy, tagrib, iclâ, teb’id, tard gibi terimler kullanılmıştır. Buna göre; emniyet ve asayişi bozacak hareketlerde bulunmak, şakilik, eşkıya ile ortaklık, halktan zorla para almak, halk üzerinde nüfuz kurarak şahsî menfaat temin etmek,katl, gasp,hırsızlık, cünha ve cinayet sürgün ile sonuçlanan fiillerdendir.Bunun yanı sıra padişah ve hükümet aleyhinde yakışıksız sözler sarf etmek, sözlü ve fiilî muhalefette bulunmak, halkı hükümet memurları aleyhine tahrik etmek ve ıslahat kararlarına karşı çıkmak da bu kabil eylemlerdendir. Ayrıca camiye hakaret, dine aykırı açıklamalarda bulunmak, dinî duyguları istismar etmek gibi sebeplerle de sürgün cezaları verilmiştir.
 

Balkanlı Menfilerin Sürülme Nedenleri ve Sürgün Yerleri:

 
Tanzimat sonrası dönemde Balkanlarda İpek, Yakova, Vulçıtrın, Prizren gibi bölgeler asayiş problemi yaşanan yerlerdendir. Mahallî idareciler bu yöreler halkının,zararlı ve aşırı hareketlerinin cezalandırılmaması sebebiyle hallerini artırdıkları düşüncesindedirler. Sözü edilen bölgeler halkı asker, aşar ve ağnam vergileri gibi mükellefiyetlere muhalefet göstermekte ve bu tavırları ile diğer bölgeler halkını etkilemekteydiler. Nitekim Vulçıtrın kazası reisleri İpek, Yakova ve Prizren kazaları halkıyla 8 maddelik bir besa akdetmişlerdi. Bu çerçevede birliklerinin hükümetçe desteklenmesini istemişler, aksi halde hükümetin emirlerine uymayacaklarını ve ferman çıkmadıkça yükümlülüklerini yerine getirmeyeceklerini ifade etmişlerdir.
 
Çorum’daki menfilerin girişimleri sonuç vermiş ve kendileri için 28 bin kuruş gönderilmiştir . Sinop’ta sürgüne olan ve salıverilen Hatice Baise de dönüş masrafı için münferiden başvuruda bulunan menfilerdendir.Osmanlı yönetiminin sürgünlere bu konuda mümkün olan imkanları sağladığına dair çok sayıda uygulama vardır. Örneğin 1911 yılında padişahın cülus yıldönümü münasebetiyle affa uğrayanlardan çok fakir olup sürgün yerlerinden dönmeye gücü olmayanların yol masrafları için 5 bin kuruş tahsisi yönünde karar çıkarılmıştır .
Sürgünler bazen kendileri için çıkarılan genel aflardan yararlanarak bu cezadan kurtulurlarken bazen de yönetimin münferit af kararlarından yararlanmışlardır. Örneğin elbasan Divan Harbi’nde Peklin’li Timur Paşa’nın üç yıl süre ile sürülmesine karar verilmesine rağmen sonradan adı geçen kişinin malûl ve tedaviye muhtaç olduğu anlaşılmış ve affı için irade çıkmıştır 
 
Sürgünler İçin Yapılan Düzenlemeler:
 
II. Meşrutiyet’ten sonra özellikle siyasî sürgünlerle ilgili düzenlemelere ağırlık verildiği söylenebilir. Öyle ki siyasî sebeplerden dolayı sürülen ya da bazı sebeplerle yabancı memleketlere firar edip dönenlerden kendilerine maaş tahsisini talep edenlerin bazılarına sürgün yerlerinde maaş ve yevmiye verilmemiş, üstelik eski memuriyetlerine başkaları tayin edilmişti. Bu konumdaki kişilerin durumları 1909 yılı başında Meclis-Vükelâ’da gündeme getirilmiş ve sürülenler lehinde karar alınmıştır.
 
Buna göre, sürgün vefirarilerden daha önce memuriyeti bulunmayanların memuriyet, maaş ve yevmiye talepetme hakları yoktur. Daha önce memuriyette bulunanların memuriyet vazifelerinden dolayı bir zimmet ya da ilişkileri yoksa önceki hizmetlerine muadil bir memuriyette istihdamedilmeleri uygun görülmüştür. Ayrıca, bunlar içinde talebe olup da yüksek tahsil görmüş olanların mektebe kayıt ve kabulleri kanunen mümkün olmayacağından bunlardan iyi hali görülenlerin polislik gibi uygun bir hizmette istihdamlarının merkeze bildirilmesine kararverilmiştir .Daha sonraki yıllarda ise bu durumdaki kişilerin affedilmesi için çalışmalar yapılmıştır ve 190 kişinin affı için irade çıkmıştır .
 
1913 yılı başında ise, Divanı Harbi Örfî kararıyla daha önce hükmen sürülüp rütbe ve nişanları alınmış olan erkân, ümera ve zabıtanın ilk etapta yalnız ailelerine maaş tahsis edilmesi, muhakeme edilmeksizin idareten sürülüp rütbe ve nişanları alınanlar içinde aynı kanun doğrultusunda muamele yapılması, sahip oldukları rütbelere göre tekaütlerinin icra edilmesi ve vefat edenlerin ailelerine bu suretle maaş verilmesi karara bağlanmıştır. Ayrıca idare-i örfiye kararıyla mahkûmen sürülüp sonradan affa mazhar olanlar arasında ihtiyaçlı olduğu tespit edilenlere yaşlılık ve malûliyet gibi şartlar aranmaksızın salıverildikleri tarihten itibaren maaş tahsis edilmesi kararlaştırılmıştır.
Sürgüne gönderilen Osmanlı vatandaşlarının durumu Meclisi Mebusan’da da sıksık gündeme gelmiştir. 10 Mart 1910 tarihli kanun sürgünleri ilgilendiren bir düzenlemeyi kapsamaktadır. Buna göre, Divan-ı Harbi Örfî kararıyla kanunen veya idareten kürek,kalebendlik ve nefy cezalarıyla mahkûm olanların ve rütbeleri alınanların tekaüt hakları düşecektir. Fakat bunlardan hizmet süreleri ailelerine maaş tahsisine müsait olanların mahbûsiyyet ve nefylerinde ailelerine askerî, mülkî ve ilmî tekaüt kanunları hükümlerine uygun olarak isabet edecek maaş verilecektir. Kendileri tahliye olduklarında bu maaş kesilip, vefat ettiklerinde yine ailelerine tahsis edilecektir.
 
Meclisin 28 Nisan 1910 tarihli oturumu nda ise kürek, kalebendlik ve nefy cezalarıyla mahkûm olanların ailelerininsefaletten korunması için Askeri Tekaüd Kanunu’na bir madde ilavesi gündeme gelmiş ancak kabul görmemiştir 
. Aynı konu ile ilgili olarak Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa da bir tezkire sunmuştur .Divan-ı Harp kararıyla mahkûm veya idareten sürülenlerin tekaüt maaşları konusu mecliste 13 Haziran 1910 tarihinde de ele alınmıştır. Bazı mebuslar eski devir ricalinden Divan-ı Harp kararıyla memleketten çıkarılmış olan bazı kişilere tahsis edilen tekaüt maaşlarının kanuna aykırı olduğunu belirterek, tahsis edilenlerin neye göre belirlendiğini sadrazamın açıklamasını istemişlerdir. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, Mülkiye Tekaüt Kanunu’nun 112. maddesine göre müebbeten memuriyetten mahrum ve hukuk ımedeniyeden ıskat cezalarıyla mahkûm olanların tekaüt maaşı alamayacaklarını,mahkûmlar ölürler ise ailelerine hak ettikleri tekaüt maaşının verileceğini belirtmiştir.Sadrazama göre burada kanunun amacı bellidir. Bir kimse memuriyetten müebbeten
mahrum olursa serbest gezip, bir iş tutabilir. Ancak ölürse ailesini geçindirecek veli kalmadığından maaş verilir. Eğer kürek ya da kalebentliğe mahkûm ise ailelerine bakacak adam kalmadığından kanun onlara merhamet ederek velileri ölmüş gibi ailelerine maaş verir. Hürriyetlerine kavuştuklarında ise bu maaş kesilir, çünkü ortada ailelerini geçindirecek veli vardır. 31 Mart Olayı’ndan sonra kurulan divanı harplerde verilen hükümler doğrultusunda bazı kişiler idarî bir tedbir olarak başka yerlere gönderilmişlerdir.
 
 Nitekim Meşrutiyet’in ilanından sonra bazı halk nazarında kötü görülmüş,haklarında bir galeyan olmuştur. Hükümet bir süre bunları emniyet altına almak durumunda kalmıştır. Divanı Harbi Örfiye Kararnamesi’nin verdiği salahiyete dayanarak idarî bir tedbir olmak üzere İstanbul dışında bir yerde oturmaları uygun görülmüştür. Onlar hakkında herhangi bir mahkûmiyet, muhakeme, kürek cezası vb. yoktur. Dolayısıyla bu idarî tedbir tekaüt maaşından mahrumiyet için bir sebep teşkil etmemektedir . 26 Kasım 1911 tarihinde de Konya mebusu Mehmet Emin Efendi sözü edilen kişilere yönelik bir Safer 1331/ 11 Ocak 1913.Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre kanun layihası sunmuştur. Bu layihada eski devirlerde sürülen veya firarda bulunanların o zamanlara ait vergi borçlarının silinmesi teklif edilmiştir .
      I. Dünya Harbi arifesinde de sürgün edilenlerle ilgili düzenlemelere devam edildiği anlaşılmaktadır. 21 Nisan 1914 tarihinde kabul edilen 89 numaralı kanuna göre mağdurini siyasiyeden olan memurinin menfa ve mahbeste geçirdikleri zamanın tamamı ve firarilerin firarilikte geçirdiği müddetin iki senesinin tamamı ve iki seneden fazlasının nısf-ımüddeti tekaüdiye ve ma’zûliyyetlerine mahsub edilecek ve ma’zûliyyet aidatı aranılmayacaktır . Hemen Cumhuriyet’in ilanı öncesinde de sürgünlerin ceza süreleri ile ilgili bir kanun  hazırlanmış ve 18 Ekim 1923’te meclise sunulmuştur. Söz konusu layiha, ceza müddetlerinin 3/2 ikmal eden mahkûmların kalan cezalarının affına,müebbeten kürek, kalebendlik ve sürgüne mahkûm bulunanların cezalarının on beş seneye tahviline dairdir. Bu kanun layihasının 2. maddesinde “suret i kat’iyede müebbed kürek,kalebendlik ve nefye mahkûm olanların cezaları 15 sene kürek, kalebendlik ve nefye tahviledilmiştir, ifadesi yer almıştır 
 
Verilen bilgi ve örneklerden anlaşılacağı üzere sürgün olgusu Osmanlı Devleti’ninilk yıllarından itibaren mevcuttur. Devletin kuruluş yıllarında daha çok iskân amaçlı sürgünler gerçekleştirilirken ilerleyen zamanda cezalandırma amacı ön plana çıkmıştır.Tanzimat’tan sonraki süreçte ise Batı hukuku ile etkileĢimin de bir sonucu olarak bedene yönelik cezalar azalmış ve sürgün daha sık başvurulan cezalandırma yöntemlerinden biri olmuştur.
 

19. YY ikinci yarısından itibaren asayiş ve güvenlik sorununun daha fazla hissedildiği Balkanlarda da sürgün ile cezalandırma yöntemine sıklıkla başvurulduğu anlaşılmaktadır. Balkanlardan sürülenlerin bir bölümü Kastamonu, Sivas, Çorum, Samsun,Trabzon gibi Karadeniz vilayetlerine gönderilmişlerdir.

 
Genel olarak sürülenlerin asayişi bozmak, halkı huzursuz etmek, yetki ve nüfuzu kötüye kullanmak, otoriteye karşı çıkmak,eşkıyalık, katl, gasp, yaralama gibi fiiller dolayısıyla bulundukları bölgelerden uzaklaştırıldıkları anlaşılmaktadır. Sürülenlerin bir kısmı sürgün kararının haksız olarak verildiğini ifade ederek bir kısmı bulunduğu yerin iklim şartlarını gerekçe göstererek bir kısmı da yaşlılık ve sağlık sorunlarını öne sürerek affedilmeyi talep etmiş mazereti geçerli görülenler ya da ıslahı nefs etmiş olabileceği düşünülenler salıverilmiştir. II.Meşrutiyet’ten sonraki dönemde özellikle siyasî sürgünlerin durumları ile ilgili düzenlemeler yapılmış ve sürülenlerin sıkıntılarını gidermenin yolları aranmıştır.
 
KAYNAKÇA
 
Başbakanlık Osmanlı Arşivi: A.MKT.MHM 
Mucize ÜNLÜ academıa.edu

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok