SON DAKİKA
boşnak haber
boşnak haber
AdanasporAkhisar BelediyesporAlanyasporAntalyasporBeşiktaşBursasporÇaykur RizesporFenerbahçeGalatasarayGaziantepsporGençlerbirliğiİstanbul BaşakşehirKardemir KarabüksporKasımpaşaKayserisporKonyasporOsmanlı SporTrabzonspor

SOSYALIST YUGOSLAVYA’DA MÜSLÜMAN KADINI

Bu haber 08 Kasım 2018 - 12:06 'de eklendi ve 140 kez görüntülendi.

Zeynep Işıl Hamziç  Boşnak Medya

 

ÖZET

XX YY başlamasıyla birlikte bir sürü yenilikçi reformun ortaya çıkması, Müslüman kadınlarının üzerinde kurulan belli İslami kısıtlamalarının feshedilmesiyle sonuçlanmıştır. Batı laik değerlerinin etkisi altında olan aydınlanma dalgası Mısır’ı ele alarak çağdaş Türk devletinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün uyguladığı devrimlerde erkeklerin ve kadınların haklarını eşitleyerek kamu ve siyasi hayatta eşit derecede katılmalarına olasılık sağlamasıyla devam etmiştir. Bu yenilikler dalgası,’zar ve peçenin’ Müslüman kadınlarının daha erken ergenlik çağdan beri zorunlu moda detayı olan Avrupa’nın periferik bir köşesi olan Rumeli (Balkan) ‘de şiddetli etki yaratmıştır. İslami toplumunun o zamanda sürdürdüğü davranış toplumsal hareketlilklerini yavaşlatarak eğitim ve entellektüel ilerlemesini durdurup, pratikte her türlü kamu işinden uzaklaştırıp çocuk doğurmanın ve aileye karşı ilgiyi tek meşru meslek olarak olarak belirleyerek Müslüman kadınını ast sınıf konumuna indirmiştir.

Bu topraklarda yaşayan İslam ve Müslüman düşmanları olagelen bu devrimleri kurdukları etkiyi kutlayarak her yöntemi kullanarak Müslüman ailelerin etkin kontrolcüleri olmaya gayret etmişlerdi. Arnavutluk’ta 1937. yılında kadınların İslami giyinişi üzerine yasağın getirilmesiyle Yugoslavya Krallığında, ya da Bosna, Sancak, Kosova ve Makedonya’da yaşayan Müslüman toplumuna ulaşamamıştır. Daha somut adımlar atmak yerine Yugoslav kıral rejimi, genelde köylü, usta ve tüccarlardan oluşan Müslüman nüfusunun ıslahatı için çok küçük alan sağlamıştır. Müslüman kadınlarının yetersiz durumunu o zamanki reis-ul-ulema Cemaludin efendi Çauşeviç ve Yugoslav Müslüman Örgütü (YMÖ) liderliği de belirtmiştir.

Kamu görüşünün sembolik etkisi o zamanki toplumda Müslüman kadınlarının yetersiz durumunu farkedilir derecede iyileştirmemiştir. Yugoslav komünist rejimi, sürdürmüş olduğu ‘Sosyal adalet ve Milli eşitlik’ proğramı kapsamında kadınların denkliği ve eşitliği ilkelerini kurmada başarılı olmuştur. Belirli gerici ve çökmüş Müslüman yapılarının itirazına rağmen 1 Ocak 1951 yılında ‘Zar ve peçeye yasak koyma kanunu’nun’ getirilmesi ve ileride uygulanması Müslüman kadınlarının hayatlarına büyük derecede yenilikler getirmiştir. Kanun, Müslüman kadının Yugoslav komünist toplumunda doğrudan katılmasına ve daha hızlı yükselmesine olanak sağlayarak gelecekte aydınlanmasına ve ilerlemesine sebep olmuştur. Her şeye rağmen, büyük sayıda Müslüman ailenin bu kanunu işkence ve baskının yeni şekli olarak yaşadığı için bu sorun Müslüman nüfusunun 1950 ve 1970 yılları arasında Türkiye’ye yeni göçüne sebep olmuştur.

Anahtar Kelimeler: Atatürk Devrimleri, Zar ve Peçe Yasaklanması Kanunu, Balkan, Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti, göç…

SOSYALİZM VE KAPİTALİZM ARASINDA YUGOSLAVYA

(1918-1945)

  1. yılından sonra Yugoslavya Krallığı olarak bilinen Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığın kurulmasından yeni Federal Halk Yugoslavya Cumhuriyeti’nin kurulmasına kadar geçen dönem bütün Yugoslav Müslüman nüfusu için zor bir dönem olarak biliniyor.

Tarihsel rönesans ve ruhsal uyanış propagandasını yapan 1941- 1945 arasında olagelen Yugoslav ‘sosyalist devrimin’ korkunç yılları, savaş dehşetlerini atlatmış.Müslümanlar için yeni terör, şiddet, katliam ve yeni iktidardan korku dönemine dönüşmüştür.Bu durum özellikle, Müslümanları gerici din topluğuluğu olarak algılayan ve ateizmi yaymaya çalışan komünist ideolojisi karşıtlarına yansımıştır. Genel izlenime göre yerli Müslümanlar, Yugoslavya içinde sosyalist birliği ütopyasında yaşamaktan ziyade gerçek özgürlüğe kavuşmayı dilemiştir.Yugoslav iktidarı, farklı din kesimli milliyetçi propagandalar arasında bulunmasına rağmen toplumu laiklik ilkeleri üzerinde inşa etmeyi başarmıştır.

Yeni kurulumuş Türkiye Cumhuriyetin’de2 olagalen esas Atatürk Devrimleri, Müslümanlar’ın zor duruma düşmüş olduğu Yugoslav Krallığı içindeki İslami toplulukları üzerine şiddetli etki yaratmıştır. 1925. yılından başlayarak Türkiye’de yürürlüğe giren, özellikle eğitim ve giyim alanlarında geçmişten miras kalan çöküş ve irtica izlerinin kaldırılması hareketi Yugoslavya Müslüman topluluğu içinde genelde önemli derecede yavaşlatılmış bir tempoyla ilerlemiştir. Hristiyan elemanıyla yüklenmiş ve Doğu’dan gelen herşeye karşı negatif görünümü muhafaza eden Yugoslav laik eğitim birimlerine karşı olan şüpheleri gittikçe artmıştır. Moda ve eğitim alanlarında ilerici adım olarak kabul edilen şapka, kravatlı takım elbise ve latin alfabesi elemanları fes, küllah, türban ve pantolon giymeye devam eden Yugoslav Müslümanları arasında büyük etki yapamamıştır. Zar ve peçe yasağının getirilmesi Yugoslavya Krallığın’daki (1929-1945) Müslüman kadınları arasında etki yaratmayınca bunlar geleneksel giyime, türbanlara ve İslami şartlarına uyan elbiseleri giymeye devam etmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşın’dan sonra iktidara gelen yeni Yugoslav hükümeti ilk yıllarında birkaç Müslüman karşıtı kanun hazırlamıştır. 1945/46 yıllarında Yugoslavya’daki halk savaşın bitip bitmeyeceğini hala bilememiştir. Müslümanlar Müttefik Devletlerin, Batı ve Sovyetler Birliği arasında gelebilecek olası savaştan korkmuştur. Yeni zamanların ve özgürlüğün gelişini arzulayanların sayısı da az değilmiş. Rus komünizmi modeline göre kollektifleşme planlarını gerçekleştiremeyen Yugoslavya Komünist Partisi’ni büyük sorunlar ve zor kararlar beklemiştir. Başlangıcından beri Komünist blokuna ait olan Yugoslavya büyük zorluklara maruz kalmıştır.

Tito’nun Stalin’e ve İnformbiroya 1948 yılındaki olumsuz cevabı Yugoslav komünistlerine Rusçu elemanlarına-Stalinistlere karşı mücadelesi için yeni enerji vermiştir. Bunların büyük bölümü kariyerini ‘Goli Otok’ toplama kampında bitirmiştir.FHC Yugoslavya halkı bu olayları radyo vasıtasıyla dikkatlice izleyip sonuçları sessizce onaylamıştır. Yugoslavya’nın Stalinci Komünist Blokun’dan ayrılması rahatlamayla karşılanınca yine de devletin akıbeti, gelecekteki güvenliği ve ekonomik ilerlemesi hakkında büyük şüphelere yol açmıştır. ‘Fabrikaların ve Şirketlerin Özyonetim Sistemi Kanunu’nun (1950) getirilmesiyle nüfusa güvenliğin ve özgürlüğün getiriceği ve devletin etkisini arttıracağı düşünülmüştür. İktidarın güçlendirilmesi, askeri potansiyelin arttırılması ve desteğin geniş vatandaş tabakalarına: köylülere, sanatçılara ve girişimcilere yaydırılması için daha kitlesel kadın katılımına ve kadın iş gücüne ihtiyaç duyulmuştur.

Savaş sonrası Yugoslavya’daki Müslüman topluluğuna kendi enstitüler kurmasına yasak konunuca kimliklerini muhafaza etme çabaları üzerinde büyük sorunlara sebep olmuştur. 1946 yılın başlangıcında Şeriat ve var olan Müslüman kurumları kaldırılıp, mektebler ve camilerdeki din eğitimi yasaklanınca, insani yardım sağlayan kurumların ‘Gayret’, ‘Merhamet’, ‘Halk Umudu’ faaliyetleri durdurulup, kültür toplulukları, gazeteler, dergiler (Behar), yayınevleri ve İslami Ulema’sı birliği olan ‘El-Hidaye’ de kapatılmıştır. 1952 yılında tekkelerin ve derviş tarikatların etkinlikleri de yasaklanmıştır. Askerlikte, hapishanelerde, okul yurtlarında, fabrikalarda ve çalışma etkinliklerinde Helal gıda sağlanmamıştır. Yugoslav Komünist Partisi’nin Müslüman üyelerine çocuklarını sünnet etme yasağı da konmuştur. İslam Din Topluluğu etkinkikleri de 1947. yılında kısıtlı şekilde yeniden başlatılmıştır ki bu kurum 1964. yılına kadar ders kitabı basamamıştır.

Savaş dehşetlerini atlatmış olan büyük sayıda İslam binaları ve camiler mağazalara dönüştürülmüştür. Savaş esnasında yıkılmış cami ve diğer İslami binalar kapıtılıp bir bölümü de ‘feudelizmin gerici mirası’ olarak sınıflandırılıp yıkılmıştır.

Yugoslav iktidarı ise, sanki yazılmamış bir kurala göre tekrar, Müslümanların yaşadığı bölgelerde altyapıyı (yollar, fabrikalar, yüksek okulları, bilimsel enstitüler, fakülteler) geçindirmek için yeterince özen göstermemiştir. Bu şekilde sürdürülen siyaset Makedonya, Kosova ve Sancak bölgelerindeki şehirlerinin ekonomik artışında hissedilmiştir. XX. YY boyunca Osmanlı okul ve medreselerin kapatılmasıyla, eğitim ve yardımcı elemanların ağırlıklı olarak Gayrimüslim olan yeni okullar açılmıştır. Özgürlükleri kısıtlı olan bir toplumda giyiniş tarzı sert kontrol altında olan küçük yaştaki Müslüman kız çocuklarının bu okullara katılımı bayağı düşükmüş.

Yeni Yugoslavya’da yaşayan Müslümanlar vatan haini ve iktidar düşmanı, ya da muhafazakar ve karşıdevrimci olarak yaftalanması, iktidar tarafından oldukça katı muameleye maruz kalacağı sinyallerinden birilerini veriyordu. Müslümanları savunmaya çalışan ve 1949 yılına kadar yasadışı örgüt olarak faailiyet gösteren ‘Genç Müslümanlar’ kanlı şekilde bastırılmıştır.

Bazı Yugoslav savaş sonrası kroniklerinde Müslümanlardan silah toplama faailiyetlerinin anlatılması çalışılmıştır, fakat olayların birçoğu suskunluğa uğramıştır.Telkin edilen ve rejime sadık kalan kadrolar, büyük sayıda Müslüman entellektuel, tüccar ve sanatçı iktidar yapısında kabiliyetlerine göre uygun yer alamamıştır. Bu şekilde gelişen olaylar Yugoslavya’daki Müslüman topluluğunun çöküşüne ve Türkiye Cumhuriyetine doğru toplu göçüne sebep olacaktır.

YUGOSLAV MÜSLÜMAN KADINLARININ SAVAŞ SONRASI ADETLERİ

Bu bölgelerdeki Müslüman ailesinin temeli olan Müslüman kadını omuzları üzerine büyük sorumluluk ve yük düşmüştür. Evden daha uzak mekanlarda bulunan camilere gitmeyen Müslümanlar, dini ve sosyal hakların kısıtlı olan bir toplumda çocuklarını kendi evlerinde eğitmeye çalışmıştır. Savaşın bitmesinden sonraki yıllarda ev yükümlülüklerinden ötürü Müslüman çocuklarına genel eğitim sağlayan tek kurum olan camiye sıkça gidilememiştir. Makedonya, Kosova ve Sancak’ta yaşayan genç veya olgun yaşta olan Müslüman kadınları camiye daha seyrek gitmiştir. Laik okulların yetersiz olduğu bir ortamda, teravih namazlar ve mevlutler kadınların toplumsal açıdan daha geniş boyda sosyalleşmesi için nadir fırsatlardan biri olmuştur. Camisiz yerlede namaz evlerde kılınmıştır, Cuma namazlarına ise yakın şehir ve varoşlara gidilmiştir. Dişi çocuklar böyle faaliyetlere nadiren katılmıştır. Mektebler ve din okulları savaştan sonra kapatılmıştır, fakat benzer durum Yugoslavya’daki diğer dinsel topluluklarda gelişmiştir.

Diyalektik materiyalizm ve bilimin komünist şekilde algılanması teorileri zorla kabul ettirilmiştir. Öğrenciler ve öğretmenler hiçbir dine ait olamamıştır. Genç Müslüman dişi çocuklarına yönelik orucun zorunlu açılması ya da yasak ettirilmesi olayları da kayıtlara geçmiştir. Rumeli Müslümanların, çocuklarına Türk sultanlarına (Osman, Mehmed, Süleyman, Murat, Ahmet, Orhan) veya Müslüman peygamberlerine (Adem, İbrahim, Ismail, Yunus, Hasan, Hüseyin) göre ad takması Gayrimüslimler ve komünistler tarafından iyice karşılanmamıştır. Nüfus (özellikle Arnavutlar) yeni ve daha modern adlara doğru hareket etmiştir (Yeton, Veton, Adriyan, Afrodita, Faton adları). Geleneksel ‘baba’ teriminden uzaklaşarak büyük sayıda Müslüman yenici ‘tata’ ve ‘mama’ terimlerini kullanmaya başlamıştır. Evli kadınlar ise mahalle ve aile inslanları tarafından kocalarının adlarına göre adlandırılmıştır: Avdaginitsa, Hafızaginitsa, Yusufbegovitsa, Murataginitsa ve benzerleri. Komünist toplumu bay ve bayan terimlerini reddedip ‘yoldaş’ Sovyet terimini ortaya atmıştır. Selamlaşma tarzını da değiştirme vakti gelmiştir. Sancak’ta geleneksel selamlaşmalar olarak bilinen sabah hayır ola, akşam hayır ola, eyvallah, iyi sıhhat ile, hoşgeldin, hoşbulduk, merhaba ve benzerleri günaydın, iyi günler, iyi akşamlar, görüşmek üzere terimleriyle değiştirilmiştir.

Müslüman komünistlerin, vefat etmiş aile üylelerinin cesetlerini İslam kurallarına ve şartlarına aykırı şekilde defnetmesi Müslüman ailesinin daha yaşlı üyleleri için kabul edemez bir durum temsil ediyormuş. Müslüman kadınları kocalarının ateizmine karşı çıkıp imamlardan gizli şekilde cenaze, mevlud, yasin ve diğer adetleri uygulamalarını istemişlerdir. İslami kurumlarının düzenlenmesi süreci sonucu olarak bu durum önemli derecede iyilelmiştir ve bu adetler tekrar geleneklere göre uygulanmaya devam edilmiştir.

Bazı komünistler ateist olup, İslamiyeti reddedip çocuklarını sünnet etmemiştir. Yine de, büyük sayıda Müslüman işyerinde rahatsızlıklara uğramamak maksadıyla çocuklarını sünnet etmek ve Ramazan ayını geçirmek için yıllık tatile çıkmayı tavsiye etmiştir. Türk, Arnavut, Boşnak ve diğer milletlere ait ebeveynler dini, ailevi ve birçok öngörülemeyen sorunlardan ötürü dişi çocuklarına uygun eğitim sağlayamamıştır. Kadın çocuklarını erkek gözlerinden koruma adeti bu günlere dek Makedonya’da muhafaza edilmiştir. Liseler ve fakültelerdeki Müslüman gençlerinin sayısı oldukça düşükmüş. XX. yüzyılın 70’inci yılların sonlarına dek, bazı yerlerde ise daha geç bile, evlilikler dişi ve erkek misafirlerin karıştırılmamasıyla yapılmıştır. Yine de Şeriat evlilikleri sıkça düzenlenmemiştir.

İktidar birçok durumda Müslümanların temel haklarına saldırmıştır. ‘H’ harfini silmekle birlikte adların ve soyadların değiştirilmesine sıkça rastlanmıştır.Bu şekilde kadın isimleri de önemli derecede değiştirilmiştir. Habiba, Havuşa, Hana, Bahriya, Fahriya kayıt defterlerine Abiba, Avuşa, Ana, Bariya, Fariya ve benzer şekilde yazılmıştır. Yeni devlet düzeni ve sosyalist yaşamtarzı toplum üzerinde ciddi derecede etki yaratıp Müslümanların önder olduğu büyük sayıda farklı dinli evliliklere yol açmıştır. İstatistiklere göre böyle bir durum Müslümanların toplu halini ve yeni kurulan Yugoslavya’daki tabakalaşmasını etkilemiştir.

Müslüman uleması ve asaletinde kısmen mevcut olan muhafazakarlar, var olan tarih anında aranan bu değişikliklere açılamaması bütün Müslüman topluluğunun ilerlemesine engel olmuştur. Sosyal gerilik ve fakirlik esnasında Müslüman topluluğunun bu sorununu, değişime doğru hiçbir şekilde hareket etmemek durumunda olagelen genel çöküş süreci de ağırlaştırmıştır. Müslüman nüfusunun yaşadığı bölgelerde laik eğitimin ortaya konması dine ve dini haklara karşı bir saldırı olarak algılanmasıyla birlikte, Türkiye’nin kaybedilen topraklara geri dönmesi hakkındaki efsane de oldukça yaygınmış. Yeni kurulan Yugoslav sosyalist devlet düzeni tarafından kurulmuş bazı ilerici kurumların kötü şekilde kullanılmış olması da Müslümanların, ülkede yaşayan diğer topluluklara göre bazı alanlarda oldukça geri kalması gelişmesine de büyük derecede etki etmiştir. Bunu en iyi şekilde sıradaki tez anlatabilir: ‘sınıf bilinci bireyden kabul etmesini ve eleştirmemesini taleb ediyorsa, ayık insani bilinci de taşıyıcılarından onu sadakatten ötürü eleştirmesini taleb eder.“

ZAR VE PEÇE YASAĞI

‘Halk kitelelerinin, işçi kolektiflerin ve kitlesel örgütlerin isteklerini dile getirerek, Müslüman kadınının yüzyıllar boyunca süren itaat ve yobazlık yaftasını ortadan kaldırmak, hayatlarında Halk Kurtuluş Savaşın’da ve ülkenin sosyalist gelişiminde kazandıkları bütün haklarından faydalanabilmeleri ve sosyal, kültürel ve ekonomik hayatta geniş katılıma kavuşabilmeleri için zar ve peçenin takılması ve kadın yüzünün her şekilde örtülmesine yasak konmuştur;’

(Zar ve Peçe Kanunun birinci madesi)

Çok kısa bir süre içinde yeni düzenin sergilediği yalancı parıltının Yugoslav Müslüman kadınları (Boşnak, Arnavut, Türk, Goralı, Torbeş, Roma vs.) için zor sorun olacağı anlaşılacaktır. Durumlarının ve rollerinin uzun sürede belirlenmemesi ve de yeni devlet içinde entegrasyonları yeni iktidarın çeşitli faaliyetleriyle durdurulmasyıla toplumun gelecek yapısındaki yerleri resmen işgal edilmiştir. Savaştan sonraki komünist temizlikleri (1944-1948) ve köylerde ve şehirlerde olagelen partizan ordusu izdihamı büyük sayıda saygın Müslüman ve ulemen üyelerinin kitlesel cinayetine sebep olmuştur. Komünistler hapishaneleri ve darağacılarında büyük sayıda Müslümanları, özellikle Türkleri ve Arnavutları hapsetmiş, işkence çektirmiş veya öldürmüştür.14 Özel vefasızlık ve zulüm masum olarak suçlanan ve hapsedilen Müslümanların eşlerine karşı gösterilmiştir, ki onlara karşı birçok farklı şantaj ve provokasyon yöntemi vicdansızca kullanılmıştır.

Heterojen yapıya sahip olan Müslüman nüfusunun daha ciddi bir şekilde Yugoslavya’nın toplumsal yapısına katılamaması yeni iktidara karşı büyük şüphe ve güvensizlik duygularının açılmasına sebep olmuştur ki böylece Arnavut, Türk, Boşnak, Goralı, Roma, Torbeş ve diğer milletlerin milli ve kültür olgunlaşması yavaşlatılmıştır. ‘Barışçıl evrimsel şekilde milli duygularını seçmeleri mümkümiyeti’ Boşnak milletinin milli açıdan evirmesini durdurmak için var olan bir mekanizma olarak bu topluluğu ‘belirsiz’ ya da ‘müslüman’ (başta gelen harf küçük ‘m’) olarak adlandırarak daha sonraki zamanlarda ise sadece dinsel bir grup gibi XX yüzyıl boyunca Sırp, Karadağlı ya da Hırvat milletlerinin bir parçası olarak sınıflandırılmıştır.

Yeni kurulan devlette Müslümanların örgütlenmesi yükünün tamamı İslam Din Topluluğu’nun omuzlarına düşmüştür. Bu örgüt savaştan sonra büyük maddi sıkıntıda bulunuyormuş. Müslüman topluluğunun sahib olduğu ve maddi varoluşunun temeli olan vakıf mülkünün çalınmasından, ‘militan ateist propagandasından’18 ve çaresizlikten ötürü büyük sayıda imam ve din öğretmeni işyerinden vazgeçmiştir.

İslam Din Topluluğu’nun savaş öncesi düzeninin yenilenmesiyle ve cumhuriyetler (Bosna-Hersek, Sırbistan, Makedonya ve Karadağ) ve otonom bölgelerin (Kosova) vakıf yönetim kurullarının kurulmasıyla 27 Mart 1947 tarihinde, başında Reis-ul-ulema’yı bulunduran Yüksek İslam Yönetimi seçilmiştir. Bu örgüt Müslümanların kültür varlığını korumak ve yenilemek, ‘dinsel ve ruhsal hayatını yetiştirmek ve örgütlemek’ ve diğer bileşik 

sorunlarla karşılaşmak zorunda kalmıştır.Aynı yıl içinde Makedonya’da Ulema Meclisi, Vakıf Kurulu, Toplantı Kurulu, Vakıf Müdürlüğü ve 130 sicil imamı örgütlenmiştir ki bunların çoğu çalıştıkları iş için uygun maddi karşılığı alamamıştır. O zamana kadar bütün din okulları kapalıymış. Müslüman çoğunluğuna sahip olan Üsküp şehrinde Arnavutça ve Türkçe eğitimi veren sadece birer okulun mevcut olduğu tespit edilmiştir.20İslam kültürünü yıkmak maksadıyla seferber edilen yıkıcılık görüntüleri de belliymiş.Büyük sayıda cami, mescit ve daha küçük dini binalar ‘çürüklükten’ ötürü yıkılarak, bir bölümü gıdanın saklanması için mağazalar olarak kullanılmıştır. İpek’teki (Kosova) 11 caminin dokuzu tahıl saklamak için ambarlara dönüştürülmüştür. Şehir medresesinin kapanmasıyla büyük sayıda müderris ve imam işsiz kalmıştır. Benzer durumlara Prizren, Priştine, Gilan, Vuçitırn, Mitroviçe ve diğer yerlerde rastlanmıştır.

Vakıf ile arazi mülkiyetine ve varlığına ve de Müslüman asaletinin (ağalar ve beylerin) emlağına el konarak Müslüman kadınının durumu ve kamu giyiniş tarzı tekrar ön plana geçmiştir. Yeni devletin sosyalist düzeni, kadınların hukuksal ve medeni haklarını ulaştırmak için ve cinsiyetleri hukuksal derecede eşitleştirmek birçok önemli adım atmakta kararlıydı. Böyle bir durum 1946 Anayasası’yla ve savaştan sonra gelen ilk yıllarda getirilen kanun dizileriyle gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmeleri sağlayan, erkekleri ve kadınları eşit duruma koyan ‘Temel Evlilik Kanunu’nun getirilmesiydi.21

Daha eğitimli Müslüman kadınlarına ‘Kadınlar Antifaşist Cephesi’nden iş teklifi geliyormuş fakat birçoğu farklı ailevi ve dinsel nedenlerden ötürü teklifleri reddetmiştir. Partizan savaşçıların, komünistlerin ve yüksek memurların eşleri giysilerini savaşın sona ermesinden hemen sonra değiştirmiştir ki bundan sonra sıraya ev hanımları, köylülerin, işçilerin, küçük sanatçıların eşleri ve diğer dindar kadınlar gelmiştir.22 Kampanya saygın ve eğitimli Müslüman kadınları arasında başlatılmıştır. O dönemdeki olayların şahitlerinden biri olan İgbala, kendi hikayesini anlatmıştır:

‘Bir gün peçeyi çekmemin emri gelmiştir ki böyle bir şeyi yapmamak için beni oldürmelerini yalvardım. Kardeşim o dönemde meclis üyesiydi.

Yakın akrabaları olarak peçeyi çekmemiz ilk olarak bizden istendi. İlk önce anneyi götürdüler, daha sonra ise beni de. Benim annem de o gün, peçesiz şekilde dışarı çıkıp acı çekerek kusuyordu…o kadar kötü hissetmişti kendisini. Kardeşime doğru çevirildi ve dedi ki: ‘Ömer, oğlum, bu yaptığın şey Ahirette sana bütün dağlar ve vadilerden ağır gelecektir.’ O gün bizlere bir miktar para verdiler ki onlarla kendimize ayakkabı ve giysi diktirebilmemiz için kumaş aldık. O gün hepimiz çok ağladık.’

Yeni Kanun’un getirmiş olduğu yük Müslümanlar arasında farklı şekilde algılanarak bunlardan bazıları kolektif göçe karar vermiştir: ‘Türkiye’ye gidişin sebebi peçeydi’ – bunları da bize Çeba anlatıyor. ‘Millet gavurlaşmaktan korktuğu için kaçıyordu. Bazıları vesikalar vasıtasıyla gitti, bazıları ise Üsküp üzerinden gitti. Hepsi ise akşam sularında. Kendileriyle hiçbir şey taşımadılar. Herkes ağladı, korktu, gizlice kaçtı – hepsi de akşam vaktinde – sıralar büyük kalabalık yaratıyordu…Hiçkimse gitmelerine engel olmadı…Milis otobüslere vize kontrolü için giriyordu, vizesi olmayanları da otobüsten indiriyordu.’24

Yugoslav Reis-ul Ulema yardımcısı, Müftü Murat Efendi Şeçeragiç 1947 yılı boyunca Kosova’da Müslüman kadınlarının durumunu iyileştirmeye çalışarak ajitasyona başlamıştır ve bu şekilde Tito Yugoslavyasın’daki Müslüman kadınınının ‘özgürleşmesi’ ve sosyal rolünün iyileşmesi için önemli adımlar atmayı başarmıştır. Bu nedenle Makedonya ve Kosova’nın dinsel liderleriyle İpek’te başlayarak birkaç toplantı düzenlemiştir, ki bu şehirde konuşmasını dinleyen 300 kişilik grup otuz ferece takmayan kadından oluşmuştur ki onlara kadın hakları ve reformların devamı hakkında ders vermiştir. Prizren’de katılan kadınların dörtyüzünden ellisinin ‘yüzü açıkmış’.

Eski Prizren Müftüsü Abas Rocina’nın bu toplantıdaki sözlerine göre ‘kadın yüzü bu dünyanın çiçeklerinden biridir, Allahın gücünü şahit eden ilahi armağandır ve böylece onun açılması İslamiyet’in galibiyetlerinden biri olacaktır.’1946 – 1949 arasındaki yıllar Yugoslav İslam Din Topluluğu’nun yönetim uyarlaması dönemini temsil etmektedir ve ana vurgulardan biri Müslümanların temel haklarının belirlenmesinde yapılmıştır, ki 1949 yılın Müslüman kadınının irticası ve yobazlığına karşı mücadele yılı veya ‘Zar Yılı’ olarak adlandırılmaya devam etmiştir.

Yugoslav basını,Müslüman kadınlarının okuryazarlık öğrenme faaliyetlerine katılmaları hakkında haberler yazmıştır ki Makedonya ve Kosova Müslümanları’nın din önderlerini ‘zar ve peçenin çekilmesi eylemlerinin doğru yorumlayıcıları’ olarak övmüştür. 

Bu elli yıllık tabu konunun şahitlerinden bazılarına göre yeni iktidar tarafından bir sürü ayırımcı faaliyet düzenlenmiştir. Bunlardan en çok görülebilen Müslümanların elinden silahların alınması eylemlerinden ziyade İslam kültür varlığının yıkılması ve Müslüman toplumunun Türkiye’ye doğru göçünü teşvik edecek diğer baskı yöntemlerinin uygulanmasıdır.28 Savaş sonrasında olagelen bu olayların çağdaşlarına göre böyle inisiyatiflerin yerel parti üyeleri tarafından teşvik edildiğini söyleniyor. Parti üyeleri bu şekilde kendilerini bürokrasinin ön saflarına ve yapının üst kademelerine geçebilmek fırsatlarını arıyorlarmış.

‘Zar ve Peçe Yasağı Kanunu’ Yugoslav Devleti’nin Cumhuriyetlerin’de,geçen yüzyılın ellinci yıllarında açıklandıktan sonra yavaşça takdim edilmiştir: XX yüzyılın ellinci yıllarının başlangıcında, geniş kampanyadan sonra ve Kanun (28 Eylül 1950) temelleri üzerinde, Yugoslav iktidarı ‘zar ve peçenin ortadan kaldırılması’ ve Müslüman kadınlarının aydınlanması faaliyetlerine başlatmıştır. Bu şekilde sürdürülen eylemler Müslüman kadınınlarının yeni sosyalist toplum içindeki tam yerini belirleyecek stratejik adım olacaktır. Komünist partisi za ve peçenin ortadan kaldırılması eylemini önemli derecede hızlandırmıştır. Kanunun FHC Meclisin’de getirilmesinden hemen sonra, 1951. yılı boyunca ülkenin cumhuriyetlerinde de yasamaya getirilmiştir. Makedonya bu Kanunu 1. Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe sokmuştur. ‘Nova Makedoniya’ gazetesi bu sebeple ‘Peçesiz’, ‘Struga ve ilçelerinde peçesizlerin sayısı artıyor’, ‘Peçesizleşmeden sonra hemen üretime’,’Halk kitlelerinin isteği’, ‘Kanunun yürürlüğe girmesinden önce bile peçenin kaldırılması örnekleri’, ‘Peçe hakkında Kur’anı Kerim’de bişeyler yazmıyor’ ve benzer yazıları içeren başlıklar yayınlamıştır.

Yazılan bütün raporlarda eylemin başarısı ve imamların Kanuna tamamen uyabilinmesi için bu faaliyetlere katılmaları tasvir edilmiştir.

Sırbistan bu kanunu 1951 yılın Şubat ayında getirmiştir, ki yürürlüğe geçmesi için üç aylık dönem öngörülmüştür ve bu nedenlerden ötürü 11 Mart 1951 tarihinde Yeni Pazar’da halk mitingi düzenlenmiştir.35 Mitingden önce imamlar ve şehrin ana Uleması arasında düzenlenen toplantıya katılanlardan sadece bir şahıs bu eylemleri desteklememiştir. Ulema’nın büyük bölümü kararı ön koşullarla birlikte kabul etmiştir. İmamlardan bazıları böyle kararların getirilmesinin sebeplerini Ulema’da ve onu böyle duruma getiren ‘Kur’anı Kerimi cahilce yorumlanmalarında’ bulmuştur.

Benzer kararlar Karadağ Halk Cephesinin Yönetim Kurulu tarafından getirilmiştir ki bundan sonra zar ve peçenin çekilmesi konferansların düzenlenmesi de sağlanmıştır. Tanıtım toplantıları daha 22.06.1947 tarihinde önemli sonuçlara sebep olarak Plav’da 437 kadın ve Gusinye’de 211 kadın peçeden vazgeçmiştir.38 Bu durum 1948 yılı boyunca önemli derecede iyileşince Karadağ Cumhuriyeti’nin her yerinden 2 bin Müslüman kadını üretim sürecine katılıp ‘Karadağ’ın toplumsal olaylarına katılmak için’ zar ve peçeyi indirmiştir.39Cumhuriyet Kanunu’nun 2 Kasım 1950 yılında Çetinye şehrinde getirilmesinden önce, 1948 yılı boyunca 6.167 kadının zar ve fereceden vazgeçmesi hakikatı bu faaliyetin 1953 yılına kadar tamamen başarılı şekilde bitirilmesini önemli açıda etkilemiştir.

Bu eylemleri halka kabul ettirmeleri için Ulema ve imamlar üzerinde kurulan baskı bu şahızları kaçınılmaz duruma sokmuştur. Ceza korkusu büyük olduğu için bu eyleme karşı direniş saf ve gizliymiş, çünkü nüfusun büyük bölümüne göre Kanun ‘haksız, Müslüman dindarlarının iç sorunlarına ve dini hayatlarına giren birçok yasalardan biri olduğuna, Yeni Pazar mualim ve imamların böyle bir yasayı kabul etmekle ve destek vermekle büyük yanlışlık yaptıklarını düşünüyormuş.’ Benzer mitingler ve toplanmalar Sancak’ın diğer yerlerinde de yer alıp bu olaylara, Kanuna destek vermeyeceği önceden bilinenimamların çağırılmaması sağlanmıştır. Kanun genç Müslüman kadınları tarafından destek görmüştür, fakat daha yaşlı dindar kadınlar yeni duruma karşı direniş gösterip kamu arasında bulunmamayı, yola çıkmamayı, alışveriş yapmamayı, düğünlere ve şenliklere gitmemeyi seçmiştir.

Bu Kanun ve getirilen bir sürü ayırımcı yasalar Yugoslav komünistlerin parti ideolojisinin ürettiği siyasallaşmanın ve ideolojileşmenin toplumda artmasına sebep olmuştur.

Müslüman kadınlarının özgürleşmesi ve çağdaşlaşması ve Avrupa kültür değerlerine yaklaşması amaçlı tüm dileklere rağmen Gayrimüslim halkı arasında bu yasanın Müslüman nüfusunu denetim altına sokmak coşkusu da gözükebilirmiş. Federel Halk Yugoslav Cumhuriyeti’nin 1946 yılında kurulması esnasında büyük sayıdaki Müslüman nüfusu (Boşnaklar, Goralılar ve Torbeşler) millet olarak tanınmayıp din topluluğu olarak adlandırılmıştır.43 Bu olaydan bir yıl önce Sancak bölgesinin özerkliği de feshedilmiştir.44 Böyle durumdaki savaş sonrası Yugoslavya’da, Arnavutlar ve Türklere karşı sergilenen milliyetçi nefretten ziyade Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna-Hersek’te Müslümanların Sırp veya Hırvat (Boşnaklar), Karadağ’daki Müslümanların Karadağlı (Boşnaklar), Makedonya’daki Müslümanların Makedon (Goralı, Torbeş) olarak ifade edilmeleri maksadıyla baskılar yapılmıştır.Bu çeşit baskılardan uzak kalabilmek için Müslümanların bir bölümü kendini Yugoslav olarak ifade etmiştir. Böyle bir durum Müslümanların bir bölümünü pasif direnişe yönlendirmiştir ve birçoğu kapalı ve dinci aile birliklerde yaşamaya devam 

etmiştir. Onların da huzuru yeni inşaatçıların beklenmemiş planları tarafından bozuluyormuş, ki yönettikleri faaliyetlerle ‘Türk-feodel kalıntılarını’ yıkmak bahanesilye geleneksel ortamın ortadan kaldırılmasını hedef almışlardır. Eskimişlik ve çürüklük bahanesiyle yenilenmesi için ne para ne de herhangi bir destek bulunmayan birçok çarşı, avlu duvarı, vakıf, din ve kültür binası (cami, tekke, türbe, mezarlık) yıkılmıştır. Bir Müslüman, küçük ‘M’ harfiyle başlayan sıfata Sırp, Hırvat, Karadağlı veya Makedon ekini ekleyerek ya da ‘milli açıdan belirlenmemiş’ olarak kendilerini ifade edebilmiştir.1974 Anayasası’na kadar Müslüman nüfusunun %90 kendini ‘belirlenmemiş ya da tanımlanmamış’ olarak ifade etmiştir. Bosna-Hersek’te 1971 yılından itibaren kendini milli olarak Müslüman ifade etmek yasal olmuştur ve bu durum 1974 yılında yeni anayasanın getirilmesiyle Sancak, Kosova ve Makedonya’ya yayılmıştır. Altı cumhuriyet ve iki otonom bölgenin (Voyvodina ve Kosova) dördünde Müslüman karşıtı güçler Müslüman nüfusunun milli gelişmesini ve ana cumhuriyet kurmalarına sürekli karşılık göstermiştir.45Böyle gelişmeler Müslümanların Türkiye’ye doğru toplu göç sürecini hızlandırmıştır ki XX. yüzyılın 50’ci yıllarında başlayan bu dalga XX. yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.

Müslüman kadını görünüşünü yeni zamanların ve Yugoslav toplumunun girmiş olduğu çağdaşlaşmanın gerekçelerine uydurmak zorunda kalmıştır. Bazı Müslüman kadınları iş yeri kazanabilmeleri için giyiniş tarzını değiştirmek zorunda kalmıştır. Onlardan bazıları şalvarlar yerine etek ve modern elbise giymek zorunda kalıp, şallardan vazgeçip kuaföre gitmeye başlamışlardır. Yıllar boyunca Gayrımüslimler arasında milliyetçiliğin, milletler arası nefretin ve İslam korkusunun artışıyla birlikte büyük sayıda ayırımcı adımların atılması ve aşağılayıcı yas aaltı amelelerin getirilmesiyle Müslüman kadınının durumu, hakları ve sosyal özgürleşmesi olumsuz şekilde etkilenmiştir.60’lı yıllarda Makedonya ve Kosova’daki okulları yürüten yönetim kurullarının büyük bir bölümü, hukuk dışı ve ayırımcı tarzda atılmış adımlarla Müslüman dişi çocuklarının uzun saç taşımalarını sözde bit korkusundan ve hijyenik sebeplerden ötürü yasak etmiştir. XX yüzyılın 70’li ve 80’li yıllarında Üsküp ve ilçelerindeki yerel iktidar Müslüman avluların yıkılması eylemlerine başlatmıştır. Müslüman evlerinin samimi ortamı yüksek duvarların yıkılmasıyla bozulmaya çalışıldı. İktidarın kişisel özgürlüğe ve özelliğe attığı bu darbe yerli Müslüman nüfusu tarafından uzun zaman unutulmayacak bir hatıra olarak kalacaktır. İktidarın Gayrimüslim üyelerinin bu tarz davranışları terörizm ve bölücülüğe karşı mücadele adımları olarak aklanmıştır.

Makedon ve Sırp hükümetleri XX yüzyılın son onluklarında getirdikleri kararlarla , birkaç fırsatta, üçten faza çocuk doğurmuş Müslüman annelerden para ilavesi hakkını geri çekmiştir. Bu şekilde yürütülen ayırımcı siyaset öbür tarafta, çocuk doğurmaya karar veren Gayrımüslim kadınlarına para ilavesi verilmesiyle yansımıştır. Makedon ve Kosova Arnavut kadınlarının rahatsızlığı çok netmiş, fakat kadınların açıkça ayırımcılığa maruz kalması durumunda ve Yugoslavya’nın parçalanışı döneminde (1991/92) bu faaliyetler sonuçsuz kalmıştır.

Sonuç

Yugoslav Müslümanların geçmişinin bu dönemini incelemek 80’li ve 90’lı yıllarda Yugoslavya’nın nihayi parçalanmasıyla ve yıkılmasıyla sonuçlanan mücadelenin anlatılmamasıyla gerçekleşemez. Savaş ve SFC Yugoslavya’nın parçalanışı Müslümanların da fragmanlaşmasına yol açmıştır. Bu durum özellikle Boşnakların birkaç ayrı yeni devletler arasında bölünmüş olmaları durumuyla sonuçlanmıştır. Bosna-Hersek (1991-1995) ve Kosova’da (1998-1999) olagelen savaşlarda masum sivillerin ve özellikle kadınların, çocukların ve yaşlıların öldürülmesi yer almıştır. Savaş dehşetlerini kendi gözleriyle onlarca bin Bosnalı kadın da görmüştür. Yaşadıkları vahşet, tecavüz ve katliamları anlatacak sözler yetmiyor. Komünizmin Balkanlar’da çöküşü en şiddetli şekilde Yugoslavya’da hissedilmiştir ki bu ortamda tarih ve intikamla yüklenen Hıristiyan halkları komünizm düzeninden kurtulduktan sonra Müslüman vatandaşlarına saldırmıştır. Bu şekilde İkinci Dünya Savaşın’dan türeyen Müslümanları yok etme planları yeniden canlanmıştır. Bu süreç Yugoslav Gayrimüslimlerin efsanesever ksenefobisinden kaynaklananan, tarihi yeniden gözden geçirerek var olan sınırları kendi payına değiştirmek maksadıyla yarattıkları korkunç durumlar Müslüman komşu ve vatandaşlarının hayatları içine dehşet ve yıkım saçmaya devam etmiştir. Savaştan sonra Yugoslav komünizminin ‘uzun zaman incelenecek bileşik bir görünge olduğu kanıtlanacaktır.’

XX yüzyılın ikinci yarısı Yugoslav Müslüman kadınının savaş esnasında, komünist ideolojisi baskısı altında ve muhacir kaderi korkuları ve dehşetleri içinde akıbetini yaratıptarihin çöllerine serpmiştir.

Bu gerçekle karşılaşan binlerce kurban, Komünist baskısı haksızlığına ve sosyalizm sonrası korkunç savaşlardaki cinayetlere, tecavüzlere, katliamlara ve etnik temizliklere maruz kalmıştır. Bu geçmişi ve tarihi sindirmek zor da olsa yeni kuşaklar ondan yeni fikirler ve yöntemler vasıtasıyla faydalı görecekleri iyi tarafları çıkartarak yazabilmeye çalışacaklardır. Bu tarih hiç bir zaman katliamları işleyenlerin bilim dışı tezleriyle anlatılamayacaktır çünkü onların gözlerinde vahşet ve cinayet disiplin ve savunma olarak aklanmıştır. Öldürülenlerin, güçsüzlerin, kayıpların ve kovulanların hayaletleri yıllar boyunca, XX yüzıyılın ikinci yarısında olagelen gerçekleri anlatmaya çalışacak fakat bunlar ’çekirgelerin çiğnedikleri yıllarda gizli kalacaktır.

Kaynak:Dr. Redzep ŠKRIJELJ (Recep Şkriyel) Srbistan Cumhuriyeti, Sancak, Novi Pazar, Devlet Universitesi MUSLIM WOMEN IN SOCIALIST YUGOSLAVIA (1929-1992)

hatay gözleme evi

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
PUAN DURUMU
Süper Lig
# TAKIMLAR O AV P
PTT 1.Lig
# TAKIMLAR O AV P
hatay gözleme evi
LİG FİKSTÜRÜ
Süper Lig
PTT 1.Lig
hatay gözleme evi
error: İçerik Koruma Devrede!