Osmanlı Yetimi BOSNA.. » Boşnak Medya
SON DAKİKA

Osmanlı Yetimi BOSNA..

Bu haber 22 Eylül 2014 - 16:12 'de eklendi ve 56 views kez görüntülendi.

Osmanlı Yetimi BOSNA

 
Osmanlı Yetimi BOSNA | görsel 2

Fatih Sultan Mehmet Han, Bosna-Hersek’i Devlet-i Âliye’nin sınırlarına kattığı gece bir rüya görür. Rüyasında fethedilen topraklara Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ali teşrif buyurur. Bunun manasını ulemaya soran Fatih şu cevabı alır.

Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet Han, Bosna-Hersek’i Devlet-i Âliye’nin sınırlarına kattığı gece bir rüya görür. Rüyasında fethedilen topraklara Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ali teşrif buyurur. Bunun manasını ulemaya soran Fatih şu cevabı alır: “Peygamber Efendimiz’i görmen Bosnalıların İslam’a gireceklerini ve İslamiyet’in burada kıyamete kadar kalacağını, Hz. Ebubekir’i görmen onların sadakatli bir tebaa olacaklarını, Hz. Osman’ı görmen sanata eğilimli ve ince ruhlu olacaklarını, Hz. Ali’yi görmen onların savaşçı ve ilim sahibi olacaklarını gösteriyor. Hz. Ömer’i görememen ise bu topraklarda adaletin hüküm sürmeyeceğinin bir alameti.”

Gerçekten de öyle olur. Boşnak Hıristiyanlar fetihten kısa süre sonra İslamiyet’i kabul eder. Devlet hizmetlerinde sadakatle çalışırlar. Osmanlı hakimiyetinin sona ermesinden sonra ise bu topraklar adalete hasret kalır. 1878 Berlin Antlaşması’yla Boşnaklar önce Avusturya-Macaristan idaresi altında, II. Dünya Savaşı’nın ardından ise Komünist Yugoslavya rejimi altında ezilir. Baskıcı rejimden kurtulup bağımsızlık mücadelesi verdikleri anda ise Sırp ve Hırvatların saldırılarına maruz kalırlar. 1991-1995 yılları arasında yaklaşık 110 bin Boşnak, Avrupa’nın göbeğinde katledilir. Dünyanın seyrettiği bu acı manzaradan Boşnaklar galip gelmeye başlayınca anlaşma masası kurulur.Avrupa adaletini(!), nüfusu 4,5 milyon olan ülkenin 760 milletvekili, 180 bakan, 14 başbakan ve beş cumhurbaşkanı ile yönetilmesini sağlayarak sunar.

Güzelliğinin yanında yakın dönemde yaşadığı acılarıyla bildiğimiz Bosna Hersek’in yolunu tutuyoruz biz de. Bosna Hersek, uçakla Türkiye’den bir buçuk saatlik mesafede. Türk ve Bosna hava yolları, seferleri ortak düzenliyor. Eğer Bosna Hava Yolları’na ait pervaneli uçaklara denk gelirseniz uzaklık 2,5 saate çıkıyor. Bosna semalarından yere yaklaşmaya başladığımızda Karadeniz ormanlarını aratmayan bir yeşillikle karşılaşıyoruz. İgman Dağları’nı aşarak başkent Saraybosna’ya ulaşıyoruz. Yeşillikler arasında şehir merkezine doğru süzülüyoruz. Doğası, tarihî dokusu, mimarisiyle göz kamaştıran bu şirin şehirde manzarayı bozan şey, bina duvarlarına ve yüreklere kapanmaz delikler açan savaşın izleri. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen binalarda hâlâ mermi izleri var. Şehir merkezine doğru ilerlerken camilerin yanı sıra Katolik Katedrali, Ortodoks Kiliseleri ve Musevi Sinagogu’nu görüyoruz. Üç dini bünyesinde barındıran kente neden ‘Avrupa’nın Kudüs’ü dendiğini daha iyi anlıyoruz.

Saraybosna gezimize şehrin kalbinin attığı Başçarşı’dan başlıyoruz. Tarihî karakteri korumayı başaran bu Osmanlı çarşısı ve civarındaki binalar büyük ölçüde Gazi Hüsrev Bey’in eseri. Anne tarafından II. Bayezid’in torunu olan Gazi Hüsrev Bey, Saraybosna’nın Müslümanlaşması ve mimarisinde etkili olan en önemli isimlerden biri.

Kendi ismi ile yaptırdığı külliye, şehrin görülmesi gereken yapılarından. Büyük avlu içindeki bu güzel cami ve külliye, 400 seneyi aşkın Osmanlı döneminin ruhunu yaşatıyor. 1521 yılında inşa edilen Gazi Hüsrev Bey, diğer adıyla Begova Camii Mimar Sinan’ın eseri. Avluda bulunan şadırvan ise ahşap işçiliği ile dikkat çekiyor.

Cami avlusunun hemen dışında yatılı medrese bulunuyor. Hafızlık eğitiminin verildiği bu binada kalan öğrenciler Gazi Hüsrev Bey’in kurduğu vakıf tarafından okutuluyor. Vakfın gelirleri külliyenin çevresinde inşa edilen dükkanlardan karşılanıyor. Öğrenciler ise Gazi Hüsrev Bey’in bu iyiliğine ona her gün hatim okuyarak mukabele ediyor. Gazi Hüsrev Bey Camii’nde kılınan namaz sonrası toplanan cemaat, ki çoğu hafızlık eğitimi alan öğrenciler, aralarında cüz dağıtıp hatim okuyorlar. Bu gelenek 1541 yılından beri devam ediyor. Hatta komünizm ve savaş döneminde dâhi kesintisiz olarak sürdürülmüş.

Cami çevresinde Osmanlı usulü taş döşeli yollarla ulaşılan ve düzgün bir planla yerleştirilen 1-2 katlı küçük dükkânlar, bir saat kulesi, kahve bahçeleri, küçük kapalı çarşı ve kervansaray bulunuyor. Soluklanıp bir yerde çay içmek istiyoruz. Ancak burada Türk çayını bulabilmeniz oldukça güç. Zira bizde çay kültürü ne ise Bosna’da kahve kültürü aynı manayı taşıyor. Lokumu, cezvesi ve fincanı ile özel olarak servis edilen kahvenin içilmesi de özel. Kulpsuz fincanlara konulan kahve, işaret parmağı ve baş parmak hilal haline getirilerek içiliyor. Bu hilali fincanın içerisine yerleştirilen yıldız tamamlıyor. Ay-yıldız sevgisini kahve fincanlarında bile gösteren Boşnaklara hayran kalıyoruz.

Begova Camii’nden biraz aşağı doğru yürüdüğümüzde İstiklal Caddesi’ni andıran Ferhadiye Caddesi’ne çıkıyoruz. Caddeyi turlarken Avusturya-Macaristan döneminde yapılan büyük katedralle karşılaşıyoruz. Katedralin sol tarafında yere sürülen kırmızı boyalar dikkatimizi çekiyor. Sorduğumuzda ise içimizi titreten bir hikaye dinliyoruz. Müslüman Boşnaklar, savaş döneminde camilerin yanı sıra kiliseleri de koruma altına alırlar. Ancak Sırpların attığı bombalardan biri bu katedrale isabet eder. Ve orada nöbet tutan üç Boşnak askeri şehit olur. İşte bu kırmızı boyalar onların dökülen kanını simgeliyor. ‘Boşnak gülleri’ olarak adlandırılan bu boyalara şehrin değişik yerlerinde rastlamak mümkün.

Katedralden sonra kapalı bir semt pazarına uğruyoruz. Oracıkta kamyonlara cesetlerin yüklendiği, feryatların yükseldiği o acı görüntüleri hatırlıyoruz. Zira Markale Pazarı’na savaş yıllarında iki saldırı düzenleniyor. İlk saldırıda 68, ikinci saldırıda ise 37 sivil yaşamını yitiriyor. Pazarın arka tarafında asılan dev bir panoda, pazarda hayatını kaybedenlerin isimleri yazıyor. Sırp, Boşnak ve Hırvatlar o isimlerin altında her gün alışveriş yapıyor.

AY YILDIZIN ALTINDA BİR BİLGE KRAL

Bosna’nın güzelliklerini gezerken savaşın acıları ile karşılaşmak insana garip geliyor. Ancak belli bir süre sonra siz de Bosnalılar gibi bu duruma alışıyorsunuz. Ülke 20. yüzyılda açık havaya kurulmuş ‘mezarlık müzesi’ sanki. O dönemde mezarlıklarda yer kalmayınca şehitlerin defnedildiği parklar bunun en açık göstergesi. Biz de bunlardan birine gidiyor ve Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç’in kabrini ziyaret ediyoruz. Vasiyeti üzerine savaş sırasında şehit olan askerlerle birlikte olan Bilge Kral, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptırdığı anıtta yatıyor. Hilal bir havuzun içerisinde, yıldıza benzetilen bir yapıtın altında bulunuyor mezarı. Şehitlere ve Bilge Kral’a Fatihalarımızı gönderip huzurlarından ayrılıyoruz.

Akşam saatlerinde ise “Bosna’yı yetim bırakmayacağız.” dercesine ülkede hizmet eden Türk okullarına düşüyor yolumuz. Sema Eğitim Kurumları’na bağlı Burç Koleji’ni geziyor ve yıllar önce büyükleri birbiri ile savaşan Boşnak, Sırp ve Hırvat çocukların aynı sıralarda nasıl huzurla okuduklarına şahit oluyoruz. Asıl sürprizi ise Fatih Sultan Mehmet Korosu’nun konserine katılınca yaşıyoruz. Fatih’in ismi altında buluşan ülkenin etnik unsurlarının okuduğu ilahileri gözyaşları ile dinliyor ve Osmanlı hoşgörüsüne dünyanın ne kadar çok ihtiyacı olduğunu anlıyoruz.

HAÇ VE HİLÂLİN REKABETİ

Bosna’da Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında adı konulmamış sessiz bir yarış var. Yarışın enstrümanları ise semboller. Hıristiyanlar, Müslümanların hemen her yerden görebileceği yerlere devasa ‘haç’lar, Müslümanlarsa küçücük camilere uzun uzun minareler dikiyor. Buna Mostar’da şahit oluyoruz. Şehre girdiğimizde ilk, tepeye dikilen haç bizi karşılıyor. Rehberimiz bize bunu diken Hırvat generale Aliya İzzetbegoviç’in verdiği cevabı aktarıyor: “Sen gökyüzündeki hilali görmüyorsun galiba, ne kadar yükseklere haç diksen de onu geçemezsin ve asla onu oradan da indiremezsin.”

Mostar’daki önemli duraklarımızdan biri Alperenler Tekke’si oluyor. Yapı, devasa bir dağın eteğinde ve Buna Nehri’nin doğduğu yerde bulunuyor. 15. yüzyıl başlarında Anadolu’dan gelen dervişler tarafından kurulan tekke, Kadiri, Rufai ve Nakşibendi tarikatlarına ev sahipliği yapmış. O manevî hava bu küçük yapıda hâlâ devam ediyor. İçerisinde Sarı Saltuk ve Şeyh Açıkbaş türbeleri, ibadet odaları, mutfak, hamamlık, iç avlu ve abdesthane gibi bölümler bulunuyor. Geçtiğimiz yıllarda Türk firması olan Fidan Tur tarafından satın alınan tekke, adeta Anadolu’nun ruhunu Bosnalılara sunuyor.

Tekkenin manevî havasını tattıktan sonra yolumuzu şehre ismini veren Mostar Köprüsü’ne doğru çeviriyoruz. Neretva Nehri’nin üzerine kurulan eser, Kanunî Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış. Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında inşa edilen köprü, yıllarca Hırvatlarla, Boşnak Müslümanları bir araya getirdi. Ancak savaştan o da nasibini aldı ve yıkıldı. Savaşın ayıbı 2004 yıllında temizlendi ve yıkılan köprü bir Türk firması tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edildi. Şimdilerde Mostar Köprüsü binlerce turisti ağırlayan bir merkez konumunda. Biz köprünün muhteşem manzarasını seyre koyulmuşken yanımızda bir hareketlilik oldu. Bize yaklaşan bir genç önce başından aşağı su boşalttı. Ardından kendini 24 metre yükseklikteki köprüden aşağı salıverdi. Üzerimizdeki şaşkınlığı atmaya çalışırken bunun, köprüde olağan bir hadise olduğunu öğrendik. İşin uzmanları, 50 Euro karşılığında isteyenlere bu gösteriyi tekrarlıyormuş.

Bu güzel ülkeden ayrılık vakti geldiğinde kendi evimizden ayrılıyormuşuz gibi bir his çöktü üzerimize. Havaalanına gitmek için bindiğimiz taksi bu duygumuzu daha da kuvvetlendirdi. Taksici İbrahim Amca önce nereye gideceğimizi, ardından nereli olduğumuzu sordu. “Türkiye” deyince yüzünü mutluluk kapladı. Arabadan birden Mustafa Sandal’ın ‘Onun arabası var’ parçası yükselmeye başladı. İstanbul’daki akrabalarından söz etti bize. Türkiye’yi çok sevdiğini, İbrahim Tatlıses hayranı olduğunu anlattı. Ardından ilk oğlunun adının Ecevit olduğunu belirterek, sözü Aliya İzzetbegoviç’e getirdi. Onun “Biz Türkiye’nin kız kardeşiyiz. Bizi buralarda Sırpların, Hırvatların elinde yetim bıraktınız.” serzenişini hatırlattı. Ve arabadan inerken söylediği şu söz adeta Bosna gezimizi özetler nitelikteydi: “Bizi, buralarda yetim bırakmayın.”

Yazar: Cihan Yenilmez

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok