Boşnaklarda Teferic Kültürü » Boşnak Medya
SON DAKİKA

Boşnaklarda Teferic Kültürü

Bu haber 21 Şubat 2016 - 23:58 'de eklendi ve 166 views kez görüntülendi.
 
 
Geçmişten bir Bosna teferiçi…
 
“Teferiç ne oğlum?” dedi öğretmen.
 
Başparmaklarını kemerinin ardından pantolonunun içine doğru sokmuş, hafifçe kamburunu çıkarmış, dikkatlice Sami’ye bakıyordu.
 
Sınıfın karşısında konuşmaktan çekinen, konuşmak zorunda kaldığında kekeleyen ve kalın kaşlı, kel kafalı öğretmeninden ödü kopan Sami, bu soru karşısında iyice afallamıştı. Bir süre önüne bakarak sustu. Öğretmen teferiçin ne olduğunu bilmiyorsa bunu ona nasıl anlatacaktı. Bir gün de “kuka” dediğinde aynı şey başına gelmişti. Öğretmen, evde en çok ne ilgilerini çekiyorsa onu anlatmalarını istediğinde, o da küçük kardeşinin örme salıncağından söz etmişti. Henüz bebek olan kardeşinin salıncağında yatmayı, sallanarak ve ninni dinleyerek uyumayı çok istediğini söylememişti tabi. “Tavana takılmış iki kukaya bağlı ipten bir salıncak” dediğinde öğretmenin yüzü asılmış, dik dik bakarak “Kuka da ne” demisti. Sami çok şaşırmıştı, ögretmen kukayı bilmiyordu. Ters duran bir soru işaretine benziyordu kuka ama onu tanımlayacak sözcükleri bir türlü bulamıyordu. Sonunda, Sami’nin anlatamadığı şeyin duvara ya da tavana takılan çengelli bir vida olduğu anlaşıldığında -başta öğretmen olmak üzere- bütün sınıf gülmüştü. Çok utanmıştı Sami. Evde bu konuyu açtığında, “Kuka, Boşnakça oğlum” demişti annesi, “öğretmenin bunu nerden bilsin ki!”
 
Bilmediğine göre teferiç de Boşnakça olmalıydı.
 
“Teferiç işte” diyebildi güç duyulur bir sesle.
 
Öğretmenin yüzüne alaycı bir gülüş oturmuştu bu kez. Sesini daha da yükselterek, “Teferiç ne” diye yineledi. “Ben, pazar günü ne yaptınız, diye soruyorum; sen, Teferiç’e gittik diyorsun. Neresi burası?”
 
Ön sırada oturan Selma, yerinden kalkıp parmağını kaldırdı ama kendisine söz hakkı verilmesini beklemeden, “Orası bir yer değil öğretmenim” dedi. “Sana sormadım,” dedi öğretmen, Selma’ya ters ters baktı. “Otur yerine! Bir yer ya da değil; o söylesin.”
 
Selma’nın ileri doğru uzanmış ısrarlı parmağı bir süre havada kaldı, sonra kolunu indirip sessizce yerine oturdu. Yeniden Sami’ye döndü öğretmen. Yüzü kıpkırmızı olmuş, önüne bakıyordu Sami.
 
“Peki” dedi bu kez ses tonunu yumuşatarak, “soruyu yeniden sorayım; geçen pazar günü ailecek ne yaptınız?”
 
Ne diyeceğini bilemiyor, parmaklarıyla oynuyordu Sami. Elleri terlemişti.
 
“Dilini mi yuttun oğlum!”
 
“Teferiç yaptık öğretmenim.”
 
“Haydaaa” dedi öğretmen, yüzünü yapmacık bir biçimde astı.
 
“Teferiç’e mi gittiniz, teferiç mi yaptınız?”
 
Selma dayanamamış yeniden parmağını kaldırmıştı. Ama bu kez önlemliydi, öğretmen “Sen!” demeden konuşmayacaktı. Ögretmense kararlıydı, sorunun yanıtını Sami’den almak istiyordu. Selma’nın parmak kaldırdığını görmüş ama görmezlikten gelmişti.
 
“Evet?” dedi.
 
Sınıftan çıt çıkmıyordu.
 
“Teferiçe gittik, orada da teferiç yaptık” dedi Sami.
 
“Haa” dedi öğretmen bilgiççe gözlerini yumarak. Dudaklarında alaycı bir kıvrım belirdi. “Şimdi sen gel bunu bize başından anlat.”
 
Sami ellerini karnının altına bağlamıştı. Bacaklarının titremesini bütün bedeninde hissediyordu.
 
“Ordan değil” dedi öğretmen, “Gel, tahtanın önünden anlat sınıfa.”
 
Sami sırasından çıkıp tahtanın önüne geldi. Öyle utanıyor ve öyle korkuyordu ki, naylon ayakkabılarının parmak ucundan başka bir yere bakamıyordu. Nasıl anlatacaktı? Sık sık uyanıp gün ışığı vurmamış pencerelere bakmasından mı başlayacaktı, yoksa at arabalarının tıngırtısını duyduğu andan mı? Pencereye her bakışında gördüğü karanlık nasıl da içini karartıyordu. Sabah ezanı okunduğunda gecenin bittiğine sevinmiş, yola çıkmalarına daha çok zaman olduğunu düşününce de üzülmüştü. İlk kez gitmiyordu ama, teferiç bayramdan da büyüktü. Çünkü bütün sülale bir araya geliyordu, bayramların bayramı oluyordu teferiçler. Annesi iki büyük tepsi yoğurt tatlısı yapmıştı. Halası, teyzesi, yengeleri de dolmalar, sarmalar, poğaçalar yapıyordu ama teferiçin en keyifli yanı kıymalı-patatesli “pitta”nın yufkalarının orada açılıp orada pişirilmesiydi.
 
Ögretmen Sami’ye “Pitta ne” diye de sorar mıydı? Sorsun. Onu biliyordu, kol böreği olduğunu söylerdi.
 
Görev bölümünde belki de en zor iş küçük amcasına düşüyordu. Çünkü “şporet”i, ya da bildiği kadarıyla “maşinga”yi, yani mutfaklarda fırın olarak kullanılan dört ayaklı yassı uzun sobayı ve iki borusunu, kiraladığı at arabası ile o getirecekti. Ayrıca, üzerinde yufka açılan kamyon tekerleği kadar büyük tahta sofrayı da taşımak onun göreviydi. Amcası arabacının yanına oturacaktı oturmasına ya, şişman yengesi ve iki kuzeni Samiler’e gelene kadar şporetten ve sofradan kalan yere bir biçimde sığışacaklardı.
 
Üç at arabası, tıklım tıkış, peşpeşe yola koyulduklarında güneş yeni yükseliyordu. Mayıs ayının ortalarında olduklarından sabahın erken saatleri serindi. Annesi Sami’ye kazağını giydirmişti. Sepetler, torbalar, kilimler, şilteler arabaların arkasındaki “şaraga”lara yerleştirilmişti.
 
Anlatmaya başlasa, ögretmen “Şaraga da ne” diye sorar mıydı?
 
Dayısı akordeonunu kucağında taşıyordu. Çok kıymetliydi akordeonu; kimseye emanet etmez, çocukların dokunmasına izin vermezdi. En önde, şporet ve borusuyla bir lokomotifi andıran küçük amcasının arabası gidiyordu. Onun peşinde Samiler’in, arkada da dayılarının arabası vardı. Şişman yengesiyle iki kuzeni de onlarla birlikteydi. Arabacının yanında dimdik oturan küçük amca, taşıdığı acayip eşyayla savaşa giden bir komutana benziyordu. Herkes uyku mahmuruydu. Kasabanın kaldırım döşeli sokaklarından geçerken kimse konuşmuyordu. Duyulan yalnızca tekerleklerin tangırtısı ve atların nallarından çıkan sesti. Toprak köy yoluna çıkınca öndeki lokomotif araba biraz hızlandı. Küçük amca sıkılmış ve daha hızlı komutunu vermiş olmalıydı. Samiler’in arabacısı da kırbacını atın kabalarında şaklattı. Arayı açmak olmazdı. Yolculuk şimdi daha keyifliydi. Sami, atın inip kalkan başına dikkatle bakıyordu. Öndeki arabayı geçmelerini ne kadar isterdi ama bu mümkün değildi. Şporeti taşıyan amca daima önde olmalıydı.
 
Söğüt ağaçlarının dallarını yerlere kadar saldığı dere kenarındaki çayırlığa geldiklerinde çabucak eşyaları indirdiler. Arabalar, akşam ezanı okunmadan gelmek üzere kasabaya doğru yola çıkmıştı bile. Annesi, halası, yengesi, teyzeleri kilim ve şiltelerden bir açıkhava evi kurmaya çalışırken, dayısı ile eniştesi de küçük amcasına yardım edip şporeti düz, uygun bir yere yerleştirdiler. Büyükler kuru dal ve ağaç toplamaya çıktığında çocuklar da peşlerine takıldı. Her şey bir oyun gibiydi. Teferiçte de büyükler çocuk gibi oluyor, kimse kimseye kızmıyordu.
 
Kadınların kaybedecek zamanı yoktu. Kilimin üzerine hemen büyükçe bir bohça serildi. Yufka açılacak sofrayı üzerine yerleştirip, un torbasını çıkardılar ve kocaman bir hamur kardılar.
 
Pitta pişene kadar Sami, abisinin toplu iğneden bükerek yaptığı oltasının ucuna bir parça hamur takip dere kenarında balık tutmaya çalıştı. Şporetten çayırlığa yayılan pittanın kokusu nasıl da iştah kabartıcıydı. Pişmesine yakın kocaman bir çaydanlıkta çay demlenirdi. Pitta, ortaya konan tepsiden, soğuması beklenmeden, üfleye üfleye elle yenir ve bitene kadar da kimse konuşmazdı.
 
Derenin şarıltısını da seviyordu Sami, kuş cıvıltılarını da. Ne güzel bir pazardı. Karınlarını doyurunca dayısı bir sigara yaktı. Akordeonun kayışını boynuna astı. Önce körüğünü açıp kapayarak tuşlarına dokundu. Sami şilteye sırtüstü uzanmış, rüzgarda nazlı nazlı salınan söğüt ağacının dallarına bakıyordu. Hiç balık tutamamıştı. Ama dayısı söylemişti. Başını okşayıp, “Beyhude yere bekleme” demişti, “Toplu iğneye balık gelmez.” Akordeonun ardından, Sami’nin içine işleyen ağız armonikasının yumuşak sesi duyuldu. Ve Boşnakça hüzünlü bir aşk sarkısına başladılar: Aşukiye Adem Aga. Büyükler hep birlikte söylüyordu. Ardından daha ritmik Yelena geldi. Sonra başka şarkılar. Büyük enişte, “Haymo” dedi, “Pittayı hazmedelim.” O zaman, çayırın ortasında, serçe parmaklarını birbirine kenetleyip treha oynadı amcalar, dayılar, halalar, teyzeler. Küçük dayı gözlerini kapayıp akordeonunu çalarken, Sami’nin annesi de armonikayla ona eşlik ediyordu.
 
İkindiye doğru yeni bir pitta için kollar sıvandı. Teyze kızları ağaç dalına salıncak kurmuştu. Bir ara Sami’yi de salladılar. Gülüşerek öyle bir uçurdular ki onu, ayakları güneşe değecek sandı.
 
Hava kararırken cırcır böcekleri ötmeye basladi. Şporetin borusundan, gökyüzüne doğru yayılarak yükseliyordu duman. Halası, “Haydin sofraya, pitta pişti” diye bağırdı. O anda Sami, at arabalarının sesini uzaktan duydu. Sonra onların köy yolundan ayrılıp çayırlığa girdiklerini gördü. Büyükler öyle derin bir muhabbete dalmıştı ki, halanın ne dediğini anlamamışlardı bile. “Haydin” diye yeniden bağırdı, “Soğumadan yiyelim.” Arabacılar da tam zamanında gelmişti. Kendilerine ikram edilen pittaları yerken atların boynuna yem torbalarını çoktan asmışlardı.
 
Dönüşte de şporeti ve sofrayı taşıyan küçük amcanın arabası yine öndeydi. Hava serinlediğinden annesi Sami’ye kazağını giydirmişti. Gökyüzü ışıl ışıldı. Sami, ensesine kenetlediği ellerine başını yaslamış yıldızlara bakıyordu. Annesi ağız armonikasını çalıyor, arabadakiler de seslerini yükseltmeden Aşukiye Adem Aga şarkısını söylüyordu. Kasabanın girişindeki mezarlığın önünden geçerken sustular.
 
“Neden susuyorsun oğlum” dedi öğretmen, “Anlatsana şu teferiçi.” Sami yutkundu. Bir daha yutkundu. Kendini tutamadı, ağlamaya başladı.
 
“Tamam, tamam… Geç otur yerine” dedi öğretmen. Canı sıkılmıştı. Şu göçmen çocukları da ne kadar güvensiz, ne kadar alıngan oluyordu. Selma’nın parmağının hâlâ havada olduğunu görünce,
 
“Ne?” dedi.
 
“Öğretmenim” dedi Selma, yutkunup güç toplayarak, “Teferiç demek, dere kenarına, tarlaya, çayıra sefaya gitmek demek…”
 
“Haa” dedi öğretmen yan gözle Sami’ye bakarak, “Piknik yani…”
 
Yüzünde hâlâ sıkkın bir ifade vardı. Başını ağır ağır salladı.
 
“Bunda ağlayacak ne var oğlum!” dedi, “Anlatsaydın ya piknikte neler yaptığını…”
 
Sami başını eğmiş, kesik kesik burnunu çekerek önüne bakıyordu.
 
Cemil Kavukçu / Sözcükler, Kasım-Aralık 2008

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok