Bir Göç Hikayesi » Boşnak Medya
SON DAKİKA

Bir Göç Hikayesi

Bu haber 19 Mart 2018 - 16:26 'de eklendi ve 46 views kez görüntülendi.

 

II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti komünist idareyi hâkim kılmaya çalıştığı yıllarda göçe karşıdır. Bunun sebebi de göç edenlerin rejimin iç durumu hakkında dışarıda ifşaatta bulunması tehlikesi, göçlerin artması halinde bu hususun rejimin başarısızlığına delalet ederek dünya kamuoyunda Yugoslavya ve Komünizm aleyhinde tesir uyandırmasıdır. Elbette kimse keyfinden göç etmiyordu. Göçün de kendi içerisinde sebepleri vardı. 100 dekardan büyük toprak sahibi olanların topraklarına el konulması, ticaretin tahdid edilerek esnafın malının müsadere edilmesi, işçilere ideolojik ayrım yapılması, verginin takdire tabi oluşu sebebiyle Türklerin yüksek oranda vergiye tabi tutulması…

Kemal Amca bu konuyla ilgili olarak ” Tito” geldi, Komünist rejimi uygulamaya başladı ve reformlar yaptı. Ne kadar toprak varsa tarla vs el koydular. Zenginleri asker gibi sıralayıp teşhir etmek için meydanlara dizerek caddelerden geçirip insanlara gösterirlerdi. Zenginlerin ifşa edilirdi.

“Tito” döneminde zenginler meydana çıkarılıp halka ifşa ettirilirdi. Hatta hakaret boyutlarına ulaşırmış ve Çingeneler de bu ifşa edilen varlıklı kimselerin kulağına zurnasıyla yaklaşır, onu çalardı.” diyor. Kemal Amca, bu caddelerden geçirilen varlıklı kişiler arasında tanıdıklarının olduğundan da bahsetti, kendisi bizzat görmüş ve rejimin uygulamalarına şahit olmuş. Bununla birlikte Türk evlerinin mahremiyetine saygı duyulmayarak gayrimüslim unsurların ve komünistlerin evlere mecburi kiracı olarak yerleştirilmesi, kıyafetlere ve özellikle kadınların örtülerine müdahale edilmesi, feracenin yasaklanması, Federasyon’un ilk kuruluş yıllarından itibaren din özgürlüğünün kısıtlanması, dini kurumların kapatılması, Yugoslavya Komünist Partisi’nin “inanç kitlelerin afyonudur” söylemi ve İslamiyet’in Komünist toplumun gelişimi açısından olası bir tehdit olarak gösterilmesi Müslümanların göç etme sebepleri arasında en önde gelen sebeplerdendir. Kemal Amca bu konuda, baskılar mevcuttu, diyor. Sistemin dine de müdahale ettiğinden ve onların bir zaman sonra yasaklandığından bahsediyor.Kemal Amca “Annem örtünürdü, babam da bu şekilde örtünmesini isterdi. Lakin Tito geldi ve annemin örtüsüne dahi karıştı.” diye anlatıyordu bunları bana. Bununla da kalmıyor göç sebepleri, Türkiye’deki  Slavlarla yaptırılmak istenen zorunlu evlilik, camilerin kapatılarak depo, işyeri olarak kullanılması ve daha birçok mali, sosyal, dini sebep… “Ah Üsküp ah!” diye iç çekişleri kulağımdan gitmiyor. Üsküp’ü ziyaret etmesi  ve birkaç kere gidip çocukları ile o hasretini yaşaması biraz olsun hissettiklerini, yaşadıklarını hafifletmiş Kemal Amca’nın. “Babam doğduğunda  Üsküp’tü bu şehir, ben bulduğumda Skopye…” Ellerimin, yüzümün çizgilerindedir Üsküp benim, diye devam ediyordu cümlesine. Yüreği dopdoluydu Üsküp sevgisiyle, özlemiyle. En masum yıllarının geçtiği, en güzel yaşlarına girdiği memleketti Üsküp…

Yıl, 1952. Yugoslavya ile Türkiye arasında bir anlaşma ile serbest göç durumu ortaya çıkmış ve Tito rejimi “serbest göç” kapsamında göç edilmesine müsaade etmiş. Serbest göç olması hasebiyle de bütün mal varlığını Makedonya’da bırakmak zorunda kalmıştır insanlar. Zaten buna da mecbur bırakılmışlardır aslında. Yugoslavya hükümeti göç müracaatı ile -yani göçmenin varsa mallarını tasfiyeye başladığı an- nihaî ayrılış arasındaki müddeti uzatmakta ve bu arada her türlü malî baskıyı arttırmaktadır. Böylece mal ve mülkünü göç etmek üzere satmış olan ailenin ayrılışını çeşitli bahanelerle 6 ay ile 1 sene arasında geciktirmekte ve bu arada kendilerine koyla kolay iş verilmemekte, mevcut servetlerini Yugoslavya’dan tamamen yahut büyük ölçüde harcadıklarına kani olduktan sonra göçe müsaade etmektedir. Gayrimenkullerin satış bedelleri %25 ile %30 arasını bulan fahiş bir vergi ile alınmaktaydı. Bu da yetmiyormuş gibi ayrılış müsaadesi verirken nüfus başına on iki bin dinar terk-i tebaa vergisi alınmaktadır. Eğer göçmen, malını satamaz ve bırakıp gitmek isterse yine gitmesine izin verilmemektedir. Biz şanslıyız, diyordu Kemal Amca, malımız mülkümüz çok yoktu, kendimize yetecek kadardı. Oturdukları ev eniştesinin üstüne kayıtlı olduğu için çok zor olmamış. Daha sona eniştesi evi makul bir fiyata satıp parasını göndermiş. “Senin bu yazıyı yazıp bitirmenle kalsa keşke kızım, bizim hissettiklerimiz öyle bir şey değil.” diyordu sürekli. Memleket hasreti bu, başka bir şeye benzemez. İnsan iki şehir ötesine gittiğinde yerini yurdunu özlüyor, bizimki böyle bir şey de değildi ki… diyordu sesi titreyerek.

Gurbet göğünün güneşi buradaki gibi ısıtacak mıydı acaba? Yakınlarınızın, sevdiklerinizin, komşularınızın, çocukluğunuzu paylaştığınız arkadaşlarınızın olmadığı yerde en tatlı ekmek lokması dahi acı gelir insana. Öz anasından daha iyisini bulamaz insan ama doğduğu toprakları da öz anası kabul edenler için bu topraklar, anaları olmuş adeta. Kim istemez ki kalmayı! Ellerindeki çizgilerin hüsn-ü sebebi olan, sevinçlerini ilk duyan şehir, acılarını ilk paylaşan şehirdi nitekim. Üsküp’te kalmayı herkes istiyordu ama şartlar ve baskılar mecbur bırakmıştı insanları.

Yıl, 1954…

Yapılan baskılara artık dayanamayıp ikinci yurdum dedikleri memlekete gitmek için karar almışlar. Kemal Amca o zaman 25 yaşındaymış. Babası karşısına alıp “Oğlum artık gitmeliyiz, buralarda daha fazla kalamayız.” demiş. Bir gün bu toprakları bırakmak durumunda kalacaksınız, deseler inanmazdım; diyor Kemal Amca ama mecburduk; Bulgarlar, Almanlar sürekli işgal ediyordu. Her şeyden önemlisi bana şunu demişti: Kızım gâvurun yerinden kaçmak zorundaydık, biz Türkiye’ye ikinci vatanımıza geliyorduk. O akşam babasının söylediği şeylerden sonra uyuyamamış Kemal Amca. O zamana kadar yaşadığı şeyler gelip geçmiş gözünün önünden. Bir bavul üç can… Ailenin tek çocuğu Kemal Amca… Annesi, babası ve kendisi Üsküp’ün Hamamönü Mahallesi’ni, anlarını, yaşanmışlıklarını, mutluluklarını, üzüntülerini bırakıp İstanbul için düşmüşler yola. Kemal Amca 2.sekreter olarak konsoloslukta çalışmış bir dönem. Serbest göç için Türkiye’den davet mektubu gerekiyorken konsoloslukta çalışması dolayısıyla gerek kalmamış. Serbest göçmen olarak ayrılmışlar.  Yolda başlarına gelmeyen kalmamış. Bazılarını benimle paylaştı. Yugoslavya’dan ayrılırken her türlü maddi varlıklarını orada bırakmaları gerekiyormuş lakin Kemal Amca’nın ailesi altınları muhafaza etmiş ve babası saklaması için annesine vermiş. Yoldaki aramalara karşı da tedbirli olma için bir yol düşünmüş, konu komşuya danışmış. Komşulardan birisi de “Yolda yiyecek olarak köfte yap, köftelerin içine sakla, kimsecikler anlamaz.” demiş. Kemal Amca’nın annesi bu fikri beğenmiş ve köftelerin arasına altınları yerleştirmiş. Babasının bu fikirden haberi olmamış ama. Trende annesinin uykuya daldığı bir anda babası kokuyu fark etmiş ve rahatsız olmuş. Açtığı kabın içerisinde de köfteleri kendinden geçmiş ve kokmuş olarak bulunca kaldırmış atmış camdan. Daha sonra uyanan annesi kabın nerede olduğunu sorunca iş işten geçmiş, olan altınlara olmuş. Yol boyunca annesi kahrolmuş. Bütün emekleri, birikimi bir anda ortadan yok oluvermiş. Babası da duyunca üzülmüş ama elden ne gelir, diyerek geçiştirmişler. Bunu anlattıktan sonra, geldiğinizde ne yaptınız, diye sordum Kemal Amca’ya. Ne yapalım, dedi ve bana şöyle bir soru yöneltti: Ben seni Paris’e götürüp bıraksam sen ne yaparsın kızım? Hafifçe bir tebessüm etti: “Senin durumundan daha şanslıyım çünkü ben yine vatanıma geldim; dilini, dinini biliyorum ama senin için aynı şey olmazdı.” diyerek tamamladı cümlelerini. “Cerrahpaşa’da bir akrabamız karşıladı bizi, onun yanına gittik.” dedi. Sonrasında da geçim derdine düşmüş, iş aramış. Terzilik yapmış, bir dönem de Vakko’nun terzisi olarak çalışmış. Durumları düzelince de yine Cerrahpaşa’da bir ev tutmuşlar, oraya yerleşmişler. Daha sonrasında da evlenmiş ve üç ç ocuk sahibi olmuş. Daha da önemlisi orada dedesinin adı ile anılıyorlarmış: Nureddinovski! Geldiklerinde tüm sülalenin soyadını belirlemiş Kemal Amca, Türkkan soyadını istemiş ve diğer aile bireyleri de kabul etmiş, Türkkan soyadını almışlar.

II. Dünya Savaşı döneminde Kemal Amca 10 yaşında küçük bir çocuk ama savaş ile yüz yüze gelmiş, o gerçeği yaşamış birisi. Alman işgaline uğramış Yugoslavya. Bu soruyu sorduğumda Kemal Amca derin bir iç çekti: Savaş öyle bir şeydir ki insanın sadece parasının pulunu almaz, aynı zamanda ahlakını da alır, insanlığını da. Savaş dönemindeki kıtlıktan da bahsetti. Süpürge otu ile mısır ununun karşımı bir ekmeğin yapıldığı dönemde yaşadık biz, diyordu. O ekmeğin sadece sıcakken yenebildiğinden, aksi takdirde yenilemeyeceğinden bahsediyordu. Günlük 250 gr alma hakkı olduğunu, kuyruklarda ekmek beklediğini ve soğumaması için koşarak eve ekmeğini götürdüğünü dile getiriyordu. Ama insanoğlu hep bir yolunu bulur, diyordu. Komşuların birbirine yardımcı olduğundan değirmen bulduklarını, orada unu elediklerini ve evde ekme yapabildiklerini anlattı. Bunlarla birlikte evlerinde sığınak olduğunu ve savaş uçaklarının geçerken haber verdiğini, bu haber duyulduğunda herkesin kendi sığınaklarına yerleştiğini söylüyor. Kimi ailelerin bombalamaya maruz kalınca sığınaklar arasında bocalarken ailece hayatlarını kaybettiklerini ifade ediyordu. Savaşın insan ahlakını dahi yok ettiğini tekrarlıyordu. 

Kemal Amcaların bir köpeği varmış, adı Lindo. Savaş döneminde bombalamaya maruz kalan insan bedeninin parçalarını getirdiğini söylüyor. Köpeğin getirdiği el kol parçalarının olduğunu, hatta bazı getirdiği el parçalarında yüzüklerin olduğunu ifade ediyordu. Köpekleri bunları alıp gömermiş. Savaş insanı böyle şeylerle yüz yüze getirir, dedi. Alman işgaline uğradığında Yugoslavya’da bütün radyolara mühür vurulmuş. Kemal Amca şöyle dile getiriyordu bunları: Almanlar eve gelip radyolarımızı tedbir amaçlı mühürlediler. Babam bununla ilgili olarak bir formül bulmuştu. Mührün ipini birazcık kaldırınca bir kanal çıkıyordu. Biz her akşam Londra’yı dinlerdik. Türkçe yayın yapılıyordu, onları komşularımızla birlikte dinliyorduk… Komşuları ile olan ilişkilerini çok naif anlatıyordu. Hıristiyan komşularının da olduğunu, onların kendilerine karşı büyük bir hoşgörü ile yaklaştığını dile getiriyordu. Hıristiyan komşularının domuz beslediğinden bahçelerde kötü kokulara maruz kalınırdı, diyordu ama Türk ve Müslüman komşular rahatsız olmasın diye domuz beslemeyi bırakanların varlığından söz ediyordu. Özellikle ramazan ayında Müslümanın Müslümana gösterdiği saygı kadar saygılı olduğundan bahsediyor. Alman işgali döneminde mahallede bulunan Yahudi komşularının da olduğunu ve bu dönemde bir gün sabah saat 05.00’te bütün Yahudi komşularının toplandığını söyledi. Herhangi bir eşya almadan ağlaşarak hayvan vagonlarına doldurulup götürdüler, dedi. Daha sonrasında da ne gelen ver ne giden… Kimi komşuları da belki geri gelirim, diye altınlarını emanet etmişler. Almanların vahşi uygulamalarına maruz kaldılar, diye devam etti. Hangi ırktan olursa olsun, hangi dine mensup olursa olsun insan hayatına kıyma hakkı bir insanın elinde midir? Buna neye göre ve kim karar verir? Bir insanın varlığı diğerinin varlığına engel olmamalıydı. O komşularımızı asla göremedik bir daha, dedi. Aynı mahalleyi paylaşan bu insanlar aynı ülkede farklı kaderleri yaşıyordu.

Bir zamanlar memleketim diye sarılıp uyuduğu şehrin geceleri artık bir başka millete aitti. Mecbur kalmışlardı. Düşünüyorum da doğduğun topraklara misafir olarak gitmek ne kadar da acı… Kemal Amca belli etmemeye çalışsa da gözlerinin dolduğu dakikalara da denk geldim bu söyleşi süresince. İçinin sızladığını anlatırken sanki o günleri tekrar yaşıyormuşçasına anlatıyor, tekrar tekrar hissediyordu. İşgal döneminde ne kadar olursa olsun gâvurun işgalinde olduklarını söylüyor ve kim ister ki o memlekette kalmayı, diyordu. Her şeye rağmen ayrılmak durumunda kalır insan, diyordu. Tekrar gittiğinde kaldığı evi bulamamış, artık onun oynadığı, çocukluğunu geçirdiği sokalar yokmuş ama hala aynı sevgi ve hasretle doluymuş Kemal Amca. Çocuklarını götürmüş, bu göç hikâyesini çeyrek asır önce nefes aldığı topraklarda anlatmış.

Kaynak:Keyfiyet Mahfili  Cahide Kayış

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
error: İçerik Koruma Devrede!